TARAKLI AJANS �nternet Gazetesi - Tarakl� Haberleri - G�ncel - Politika - Siyaset - Spor - Ekonomi - Ya�am - E�itim - K�lt�r - Sa�l�k - Forum - Blog

Dıngılım

Mustafa Özbilge

Hamamönü'ndeki Kuddûsî Dîvânı (11)

 
A
A
A
A
A
A
A
Hamamönü'ndeki Kuddûsî Dîvânı (11)

Bu mısralar Taraklı'da bir harâbeden çıktı. Bir şey yıkık vîrâne diye onu önemsiz sanmamalı...

Geçen sabah, dostum Faruk Serkan Yılmaz ile Hamamönü'nde dolaşırken göçmekte olan bir harabenin yanında kendimizi buluverdik. Buluverdik diyorum, çünkü bile isteye değil, tevafuk olarak oradaydık.

Ön tarafı tamamen çökmüş, diğer yarısı da çökmekte olan bu binaya girmenin, emniyet açısından hiç de uygun olmadığını bilmemize rağmen kenardan kenardan içeriye sokulduk.

Kimin evi, kimler yaşamış, vârisleri duruyor mu? Bu ve benzeri soruların cevaplarını büyüğümüz Alaattin Yılmaz dilerse bizden çok daha iyi verebilir.

Bir dönemin ihtişamının; ancak şu an pejmürde, sürünen bir sefâletin müşahede edilebileceği, belki Taraklı evlerini temsil ve karakter bâbında en güzel örnekleyen bu ev, çökmeden birkaç yıl önceye kadar belli ki sarhoşlar ve definecilerin talanına uğramış.

İkinci katına çürümüş, ahşap, çift taraflı merdivenle çıkmaya başladık. Çift merdiven, beş altı basamak sonra, görüntüsü avludan oldukça estetik, tek parça bir merdivende birleşti.

Geniş sofası, işlemeli tavanı, ışığı bol, kafesli pencereleriyle, Yusufbey Mahallesi'ne mağrurca bakan; kolu-bacağı kopmuş, gözünün biri de oyuk kötürüm hâlinde son nefesini yanı başımızda veren bir sevgili karşısında, aşkın ve hüznün girdabında az daha boğulacaktık.

Boyalı sandıklar, gömme dolaplar, klasik sehpalar, ahşap masa ve sandalyeler... Bastığımız yeri bilmeden en az bir asır içerisinde dolaştık durduk. Serkan, evin beş kısma ayrıldığını düşünüyordu. Her bir bölüm, ev sakinlerinin nasıl bir hayatı yaşıyorlarsa o ihtiyacın karşılanması üzere düzenlenmişti. Evin arkası, altından dere akan meyveli bir bahçeydi.

Geniş sofasında büyük bir masa; masanın üzerinde Latin harfleriyle basılı Yahya Bey'in Yûsuf ve Zeliha mesnevisi, muhtelif hukuk, tarih, coğrafya, matematik kitapları, resimli romanlar, Fârisî beyitler ve şerhleri, ilmihaller vardı. Fakat harekeli eskimez yazımızla Kuddûsî Hazretleri'nin Dîvân'ına ikinci kata çıkan çift merdivenlerin bitip tek merdivenin başladığı, içerisi büyük küfelerle dolu, karanlık küçük bir odanın rafında rast geldik.

Senelerin tozu, yıpranmışlığı birikmişti üzerine. Aydınlık evin karanlık odasındaki bu kitabın mukavva dış yüzü, mavi ve pembe renkte battal ebru varakla kaplanmıştı; sırtı kurt yenikleriyle delik deşik bir kumaştı, sayfaları eksik de değildi.

Kitabın içerisinde herhangi bir isme rast gelmedim. Fakat birçok kez şiirlerin yanına ve kitabın başına bırakılmış boşluğa, kurşun kalemle sayfa sayısı, "ve fihi nazar" (buraya dikkat, bak, incele) yazmaktaydı. Hemen bütün sayfalarının dikkatle okunmuş olduğu, beyitlerin kenarına iliştirilmiş "fihi nazar"lardan anlaşılıyordu.

Kitabın başında "Hazâ Dîvân-ı Hazret-i Kuddûsî Rahmetullahi Teâlâ Aleyhi" yazılıydı. 218 sayfadan oluşan kitabın sonunda ise "sene 1306" (miladi 1888/89'a tekabül ediyor) yazmaktaydı.

Yazıyı daha fazla uzatmadan biraz da Taraklı'daki bu vîrâneden çıkan Kuddûsî Dîvânı'nın müellifi Ahmed Kuddûsî'den (1769-1849) bahsedelim. Mutasavvıf, şair ve Kâdiri şeyhi olan Ahmed Kuddûsî, Niğde'nin Bor ilçesinde doğmuştur. Turhal, Erzincan, Kayseri, Şam, İstanbul, Mısır, Hicaz'ı dolaşıp Mekke'de on yedi yıl ikamet etmiştir.

1807 ve 1810 Osmanlı-Rus savaşına katıldı. Nefsini ıslah için yaptığı halvet, çile ve riyazetlerini yani cihâd-ı ekberini (büyük cihad); cihâd-ı asgar (küçük cihad)la tamamlamıştır. Sonrasında yeniden Bor'a dönerek vaktini zâviyesinde geçirmiştir.

Zühd ve takvaya çok önem veren, Yûnus Emre, Niyâzi Mısrî gibi halkı etkileyen şiirler söyleyen Kuddûsî, öncesinde Nakşibendiyye tarikatına mensup iken daha sonra Kâdirî olmuştur. Memleketinde bazı kimseler tarafından ağır bir şekilde suçlanıp iftiralar atılan, işkence gören Ahmed Kuddûsî, on üç yıl zâviyesinden hiç dışarı çıkamamıştır.

Tasavvuf ve ilâhî aşk muhtevalı şiirlerinden oluşan dîvânında, hem aruz hem de hece veznini kullanan Kuddûsî'nin hayatı hakkında birçok menkıbe anlatılmaktadır. 1849 yılında vefat eden Ahmed Kuddûsî'nin kabri, Cumhuriyet döneminde, Bor Caddesi üzerinden kaldırılarak Bor mezarlığına nakledilmiştir.

Hamamönü'nde bulduğumuz 1306 tarihli Kuddûsî Dîvânı'ndan muhtelif birkaç beyti Latin harfleriyle buraya aktarıyorum:

Âşıkların nişânı aşk rengine boyanmak

Pervânenin kârıdır şem'-i cemâle yanmak

Perdedir iki cihân âşık-ı Hakka inan

Özleme hûri cinan gayrı unut yâre bak

Dünyaya gönül verme ki vîran olacaktır

Hep cümle gidip vâhid niçin kalacaktır

Âşıklara ışkın elemi zevki safâdır

Zanneyleme bu ışkı beyhûde hevâdır

Hor bakma sakın âşık-ı rüsvâ-yı cihâna

Ol ma'nîde sultan velî sûrette gedâdır

Kuddûsî derler bana giderim dosttan yana

Durmayıp subh u mesâ çağırırım dost dost

Bu mısralar Taraklı'da bir harâbeden çıktı. Bir şey yıkık vîrâne diye onu önemsiz sanmamalı. Mevlâna, Mesnevî'sinde şöyle der: "Bazı erler vardır ki aba altında sultandır onlar. Sen paramparça hırkaya az bak. Anlaşılmasın diye altının da yüzünü karartırlar. Hazine ve mücevherât ev içinde olur mu hiç? Hazineler dâima yıkık yerlerdedir. Âdem'in hazinesi de yıkık yere gömülmüştü de bu yüzden o melûn şeytanın gözü, onu görmedi. O, toprağa hor baktı. Fakat can, ona bu toprak, sana bir set olmuştur demedeydi."

Bir önceki Rüştiye ile alâkalı yazımızda: bu sokak, Taraklı'nın geçmişte yaşamış insanları açısından belki en kültürlü insanların yaşadığı yerlerden biri olduğunu söylememizden henüz birkaç gün geçmişti ki mezkûr sokakta, bir manâ membaı olan, Kuddûsî Dîvânı'yla karşılaşıverdik.

Hattat Saim Özel'in evi önünde rast gelip bulduğumuz birtakım metrûkâtı, Diyanet Vakfı'na iade ettiğimiz gibi bu kitabın vârislerine de Taraklı'ya geldiklerinde kitabı iade edeceğimize dair bir haber gönderdik. Bize de her zamanki gibi Türkçenin incileri olan kelimeler kaldı.

"Kur'ân'dan Türkçe'ye, Türkçeden Kur'ân'a Kelimeler" başlıklı yazılarımızın on birincisi olacak kelime kuds'tür.

Kuds kelimesi sözlükte "mukaddes ve mübarek olma, kutsallık; temiz olma durumu, arılık; cennet" manalarına gelmektedir. İçerisinde Mescid-i Aksa'nın da bulunduğu Filistin topraklarının kastedildiği Kudüs-i Şerif kelimesi ile Kur'ân-ı Kerim'de Cebrail için kullanılan Rûhu'l Kudüs kelimesi temiz ve mübârek olmak manasında birleşmektedir.

Kelime Bakara sûresi 253. âyette şöyle geçmektedir:

"Ve âteynâ îsâbne meryemel beyyinâti ve eyyednâhu bi rûhil kudusi"

(Meryem oğlu İsa’ya mucizeler verdik. Onu Ruhu’l-Kudüs / Cebrail ile destekledik)

Fuzûlî ve Bağdatlı Rûhî'nin beyitlerinde sırasıyla kelime şöyle geçer:

Ermiş sahîh nakl ile ervâh-ı kudsden

İsâ'ya mu'ciz-i leb-i lâ'lün rivâyeti

(İsa'ya mukaddes ruhlardan sahih nakil ile yani doğruluğu muhakkak olan haber ile senin lâ'l dudağının mucizesi rivâyet olarak ulaşmıştır.)

Sûrette n'ola zerre isek ma'nîde yûhuz

Rûhu'l kudüs'ün Meryem'e nefhettiği rûhuz

(Sûrette zerre isek de ne olacak, manada güneşiz / Cebrâil'in Meryem'e üflediği rûhuz)

"Kutsal, ilâhi âlem" manasında kudsî, kudsiyet kelimeleri de aynı köktendir. Mesela "Hz. Peygamber’in Kur’ân dışında Allah’a dayandırarak söylediği hadisler" için kudsî hadîs demekteyiz.

Kelime, Mehmet Âkif'in mısraında şöyle geçer:

Ah o kudsî nefes eşbâha ederken sereyan

Karalar vecd ile pür-cûş, sular pür-galeyan

(Âh o kutsal nefes, bütün cisimlere sirayet ederken / Karalar vecd ile coşmuş, sular galeyan etmekte)

Kudsiyân kelimesi, Arapçadaki kudsî kelimesiyle, Farsçadaki çoğul eki olan "ân" ile beraber Türkçede "Melekler" manasında kullanılmaktadır.

Kelime Muallim Nâci'nin bir beytinde şöyle geçer:

Kudsiyân-ı nûr yakınımdan olurken müstenîr

Dehri tenvîr etmemişti pertev-i îman henüz

(Nur melekleri yakınımdan aydınlanırken / henüz iman güneşi zamanı nurlandırmamıştı.)

Kuddise kelimesi de "ermiş kimseler için kullanılan sırrı takdis olunsun, mukaddes olsun anlamında "kuddise sırruhû" duasında geçmektedir. Yine "Allah onun sırrını aziz ve mübarek etsin" manasında "kaddesallahu sırrehu" söyleyişinde geçmektedir.

Takdis kelimesi de aynı kök üzere türetilmiştir. "Kutsal sayma, mübarek kabul etme; Allah'ı şanına yakışmayan sıfatlardan tenzih etme; büyük kabul etme, ululama; hıristiyan din adamlarının törenlerde haç işareti yapması" manalarına gelmektedir.

Takdis kelimesi Bakara sûresi 30. âyette şöyle geçmektedir:

"Ve iz kâle rabbuke lil melâiketi innî câilun fîl ardı halîfeten, kâlû e tec’alu fîhâ men yufsidu fîhâ ve yesfikud dimâe, ve nahnu nusebbihu bi hamdike ve nukaddisu leke, kâle innî a’lemu mâ lâ tâ’lemûne"

(Bir zamanlar Rabbin meleklere: "Ben yeryüzünde bir halife yapacağım, " demişti. Melekler: Orada bozgunculuk yapan, kan döken birisini mi halife yapacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz? " dediler. Rabbin: Ben sizin bilmediklerinizi bilirim, " dedi)

Süleyman Çelebi'nin mısraında kelime şöyle geçer:

Kimi takdîs ü kimi temcîd okur

Kimi tehlîl ü kimi tahmîd okur

"Düşünülebilecek bütün noksan sıfatlardan münezzeh" anlamında esmâ-i hüsnâdan olan Kuddûs kelimesi de aynı kök üzeredir.

Haşr sûresi 23. âyette kuddûs kelimesi şöyle geçer:

"Huvallâhullezî lâ ilâhe illâ huve, el melikul kuddûsu"

(O, o Allah'tır ki, kendisinden başka hiçbir mabut yoktur. Hükümdar olan, mukaddes olandır)

Kelime, Ahmedî'nin Allah'ın en güzel isimlerini sıraladığı beytinde şöyle geçer:

Kâdir ü Gâfir ü Bahşende vü Hayy ü Kayyûm

Hâlik u Râzık u Kuddûs ü İlâh ü Müteâl

Mukaddes kelimesi de aynı kök üzere türetilmiştir. Çoğulu mukaddesâtolan bu kelime, "her türlü ayıp ve noksanlıktan arındırılmış, yüce ve kutsal bilinmiş" manasına gelmektedir. Kudüs'teki Mescid-i Aksâ'nın bir diğer ismi de Beytü'l-mukaddes'tir.

Nâziat sûresi 16. âyette Allah tarafından Firavun'u uyarması için Hz. Mûsâ'nın vazifelendirildiği Tuva Vâdisi'nin olduğu kısımda kelime şöyle geçmektedir:

"İz nâdâhu rabbuhu bil vâdil mukaddesi tuven"

(Hani Rabbi ona mukaddes Tuvaa vadisinde şöyle nida etmişti)

Kelime, Mehmet Âkif'in mısraında şöyle geçer:

Nedense, vahdet-i İslam'ı tarumar edeli,

Büyük tanındı, mukaddes bilindi zulmün eli!

Mukaddes kelimesinin pekiştirilmiş hâli olan akdes kelimesi de "çok mukaddes" manasında aynı kök üzere türetilmiştir.

Mehmet Âkif'in aşağıdaki mısralarında kelime, annelerin en kutsalı, denerek vatana teşbih kılınmıştır.

Düşün, neden bu çocuk yaktı gitti annesini?

Evet, yaşatmak için ümmehâtın akdesini

"Fedâ-yı cân edeceksin!" demiş "vatan" hissi...

Demek: Heder değil oğlun, vatan fedâîsi.

Yazımızın başına dönecek olursak Taraklı'daki yıkık evde Kuddûsî Hazretleri'nin (kuddise sırruhu) Dîvân'ı okunurmuş bir zamanlar. Manâ âlemi, bunlarla aydınlanırmış: Yûnus'un, Mesnevî'nin, Bostan'ın, Mısrî'nin, Eşrefoğlu'nun, Hüdâî'nin... okunduğu kaç mamur evimiz kaldı bugün?

Müminler, takdîs etmeleri gerekeni, mukaddes bellediğinde, o şeyin kudsîliğine halel getirebilecek şeylere karşı da her an uyanık olmak zorundadırlar. Zira mukaddes olan, bir kez öyle ilan edildikten sonra, kendi hâline bırakılamayacak kadar hassas ve önemlidir. Çünkü her mukaddesatın yakınında, onun kudsiyetine şirk pisliği bulaştırmak isteyen şeytan ve adamları oturup beklemektedir.

Beytü'l-mukaddes'in, Kudüs'ün Kur'ân'da mübârek addedilmesini, inananlar tarafından mukaddesattan sayılmasını yeterli görerek buraları kendi hallerine terk etmek, düşmanın işgaline rıza göstermek, duyarsız kalmak mukaddes olana karşı samimiyeti sınamaz mı?

Bunun yanında kudsiyânın nûrundan ırak, iktidar hırsıyla sarmalanmış bir dünya piyasasında, beşerin doymak bilmeyen hevâ ve heveslerinin kölesi kılınmış bir insanlığın, artık çiğnenmemiş bir mukaddesâtını bulabilir miyiz?

Kudsî olan, kendi adına dâima direnmeyi bekler ki direnen daha temiz, akdes olana doğru yol alıp arınabilsin ve böylece tevhid güzergâhından sâlimen geçerek bütün eksiklerden münezzeh olan Kuddûs'te buluşabilsin.



26  Mart  2018 - 22:45:10 - 299 günlük
Ekleyen:
Mustafa Özbilge

Okuyan: [999] Yorumlayan: [1] [Yazdır]

Yorum yap


Yorumlar:  

Yazan: Ahi Naci İşsever 

2.4.2018 - 07:10:56

Taraklı'da imâ ettiğiniz (şair ya da benzeri) kişilerle ilgili yorgun ve - -özellikle- şahipsiz birakılmış beş altı hayat hikayesi dolanır durur. Hafız Burhan'nın da, Hisar Mahallesi'nde -bir ara- gizlenip ikâmet ettiği uzun yıllar anlatılmıştır. Meşhur "halk türkümüz" "Düriye'min güğümleri kalaylı" türküsünede sahiplenmişizdir. Ancak bunları "ciddiye aldığınızda," "menkibeleşiverirler. Yorulur ve üretken olamazsınız. Ahi Naci. ile ilgili

Sayfa: 1
 
Yazara Ait Diğer Yazılar
• Kardanadam
• Taraklı'nın İstiklâl Mada
• Belediye Başkanları Muhta
• Şeytan Boşaltır
• Belkıs
• Taksim
• İktidarın Maslahatı mı, M
• Bayramı İâde Edebilir miy
• Taraklı'da, Elvedâ Yâ Şeh
• Cemalettin Hoca ve Hisar
Diğer Yazıları ▲▼


Yeni Köşe Yazıları
• BEDENİMİZİ YIPRATAN SERBE (Uzm. Diyetisyen Fatma FİDAN)
• Adı Konulmamış Savaş (Hüseyin Kolaç)
• Sakarya'nın Turizmine (Dr. Dursun Bostancı)
• Siyaseti Dizayn Etmeye Ça (İzzettin KÖMÜRCÜ)
• 10 Ocak Çalışan Gazetecil (İzzettin KÖMÜRCÜ)
• Kardanadam (Mustafa Özbilge)
• Radikal İslamcıların Deği (Abdurrahman ZEYNEL)
• Kur'an ın Çağrısı 2 (Fahrettin YILDIZ)
• Bayraktaki AL Rerkten Hab (Dr. Dursun Bostancı)
• BİR ZAMANLAR POSTACI’YI (İzzettin KÖMÜRCÜ)


En Çok Okunan Yazılar
• Hafız İrfan Çakır ve Tara (Mustafa Özbilge)
• Kur'an-ı Kerimi Bilinçli (Fahrettin YILDIZ)
• Hattat Saim Özel (Mustafa Özbilge)
• Sazkaya’nın Ardında (editör)
• Pekmez Nasıl Yapılır ? (İzzettin KÖMÜRCÜ)
• Sırma Su ve Şaban Dişli (Sezai MATUR)
• Kırmızı Fahri ve Aşûre (Faruk Serkan YILMAZ)
• Mümkünlü Kasabası Neresi? (İzzettin KÖMÜRCÜ)
• Enver Topuz Paşa'dan sela (Ali Fikri AŞIK)
• Forson Mustafa (Faruk Serkan YILMAZ)


Sosyal Medya

Bizi Takip Edin

whatsapp
1
2
3
4
5
6
7
 
Aktif Ziyaretçi: 7 | Bugün Tekil: 718 | Toplam Tekil : 2877321 | Toplam Çoğul: 54263797 | Ip : 54.227.76.180
Online Yazarlar : Sitede hiç Yazar yok / Son 5 dk. içinde

2006 - 2018 © TARAKLI AJANS
Web sitemizdeki içeriğin tamamının ya da bir kısmının izinsiz kullanımı yasaktır. Hak ihlali sonucu yasal mercilere başvurulacaktır
En iyi görüntü için 1280 X 1024 ekran çözünürlüğü ve IE8  tavsiye ediyoruz..