TARAKLI AJANS İnternet Gazetesi - Taraklı Haberleri - Güncel - Politika - Siyaset - Spor - Ekonomi - Yaşam - Eğitim - Kültür - Sağlık - Forum - Blog

Dıngılım

Mustafa Özbilge

Taraklı Esnafı Süpermarketlerle Rekâbet Edebilir mi? (16)

 
A
A
A
A
A
A
A
Taraklı Esnafı Süpermarketlerle Rekâbet Edebilir mi? (16)

Yunuspaşa Çarşısı'ndaki restore edilen dükkanlardan çıkan cilt cilt veresiye defterleri... Onlar, insan ilişkilerindeki -bankasız kurulan- kuvvetli bağın, çarşılarda nasıl oluştuğunu görebilmek açısından dikkate değer vesîkalardır.

Çocukken Taraklı'da, yaz tatillerini ve cumartesi günlerini değerlendirmek için çalışmaya girdiğim esnaf dükkanlarında, içten içe tatlı bir rekâbetin döndüğünü fark ederdim. Bazı bakkal amcaların dükkanlarını çok erken saatte açmaktaki hassasiyetleri, biraz da çarşıdaki diğer bakkallara nispetle olurdu.

Her sabah kepengini ilk açan kıdemli bir bakkal, bir gün, esnafa yeni katılmış heyecanlı genç bir bakkalın, dükkanını kendisinden daha erken açmasına nasıl da sinirlenmişti. Yapılanı, kendisine bir saygısızlık addediyordu.

Öğle vakti herkes kendi yoğunluğuyla meşgulken ikindiye doğru da lokantacılar arasında, kimin yemeklerini daha erken bitirip temizliğe başladığı gözlemlenirdi. Saat 15.00'dan sonra Taraklı'daki lokantalarda zaten pek yemek bulunmazdı. Ama yine de bu, kendi aralarında bir merak konusuydu.

Her kahvehanenin çay markası farklı, hepsinin renk ve şekilleri değişikti. Kahvehanecilerin dışarıya ne kadar marka verdikleri, ne kadar esnafı dolaştıklarından anlaşılırdı:

-Falanca taa garaja kadar çay götürüyormuş. Orta çarşı esnafına da bütün çayı o veriyor zaten...

Böylece çarşıda, hırsın olduğu; ancak ihtirastan uzak, birbirini bitirmeyi gâye edinmemiş, daha çok çalışma hareketliliğini sağlayan bir rekâbetle kendi hâlinde devam eden bir düzen hüküm sürüyordu.

Bu düzende gün içerisinde dükkan kapatılmazdı. Bakkal fırına, fırın pastaneye, kahveci tüpçüye bakardı. Ne müşteri, ne de esnaf zarar ederdi. İşi olan esnaf, dükkanını komşuya emanet edip giderdi. Bu ortaklığın lezzetini, yine ikindi vakti işler hafiflediğinde, herkesin bir şey getirip beraberce oturduğu, beraberce yediği arfâne/ârifâne sofralarından okuyabilirdiniz.

Şimdilerde ise Türkiye'de binlerce şubesi olan dev süpermarket zincirlerinden çıkartılan bir halkayı Taraklı'nın boynuna asıverdiler. Eksik söyledim tam üç halkayı... Üçü de Ankara Caddesi üzerinde. Üçü de sanırım iyi çalışıyor. İkisi merkeze daha yakın, üçüncüsü biraz uzak kalıyor. Boş dükkan bulabilirlerse uzak olanı da çarşıya yakın bir yere taşıyacaklar.

Bunlardan bir tanesi, yani ortada kalanı çok ilginç. Aslında onu ilginç kılan, hemen bitişiğindeki 5 metrekarelik bir dükkan. Yakın zaman önce Taraklılı bir ağabey açtı bu küçük dükkanı. Peynir, zeytin, salça, yufka, bal... Komşu süpermarkette olmayıp da onda olan bir şey yok. Yahut onda olan her şeyden süpermarkette zaten var.

Böyle çetin şartlarda piyasaya giren bu bakkalın şansı nedir?

Belki tevâfuk etti, belki de benim hüsnü talilim, ama küçük bakkalın açılışının henüz ilk ayında, süpermarket hemen kendini yenilemek zorunda kaldı. Raf düzenlemesi, iç dizayn değişikliği...

"Kısa bir süre hizmet veremediğimizden dolayı özür dileriz. Tadilat sonrası, yine buradayız."

Diğer taraftan yerli halktan (turist yahut termalci değil), yerli bakkala hayırlı olsun ziyaretleri, Allah utandırmasın alışverişleri: ev yufkası, ev salçası, ev mantısı, köy peyniri, köy yoğurdu, köy sütü, ev makarnası, katkı maddesiz reçel...

-Paranız çıkışmadıysa sonra verirsiniz. Tamam, yeter, düz hesap olsun bu sefer... Çayım da var, kahvem de... Vaktiniz varsa bir de çay için.

Buradan bir rekâbet çıkar mı? Yâhut kim, kime rakip olur?

Ürününü daha kaliteli, daha ucuz, daha hızlı üretip piyasaya sunan diğerini yutar mı? Rekabet, her zaman halka mı yarar, yoksa halkın bir kısmına mı?

Rakipler arasında denk-daş-lık olması gerekmez mi? Otuz kiloyla yüz otuz kilo güreştirilir mi?

Uluslararası birçok ortağı olan bu süpermarketle aşık atmak zor. Ürün çeşitliliği ve ucuzluğuna karşı rekabet edebilmenin imkânları oldukça kısıtlı. Kısa bir zaman önce, süpermarketin karşısındaki bir esnaf ağabey, dayanamayıp dükkanını kapadı. Sonra çarşı merkezdeki otuz senedir istikrarla çalışan başka bir esnaf ağabey de toptancı-marketini kapamak zorunda kaldı.

Son durum, insanların veresiyeyle alışveriş edeceği zaman Taraklı esnafından, peşin alacağı zamansa süpermarketlerden alışveriş eder duruma gelmesi.

Memleketin her köşesine yayılmış ve bir girdap gibi yerli esnafı yutan bu süper marketlerden birinin dibine açılmış yufka satan küçük bir bakkaliyenin, rekabetin serbest piyasa şartlarında ne kadar dayanabileceğini göreceğiz.

Çalışma şartları sebebiyle birkaç ayda bir işçi değiştiren, kimsenin uzun soluklu çalışamadığı bu süpermarketlerin müşterisi de işleteni de buralılar. Öyleyse bu süpermarketlerin oluşturdukları acımasız rekabet silahı, yeri ve zamanı geldiğinde kendilerine döndürülemez mi?

Bir bardak çayın, hatır ve gönlün, yerli olanın yüzü suyu hürmetine...

Bana göre öncelikle rakip olmamak gerekiyor. Böylece piyasanın rekabet kurallarının dışına çıkılabilsin. Karşındakinin seni gözetlemesinden ve buna mukabil senin de onu gözetlemendense, kişi kendini gözetmeli. Böylece kendini murâkabe edebilsin.

Buna kelimelerden başlayabilir miyiz? Deneyelim...
"Kur'ân'dan Türkçe'ye, Türkçeden Kur'ân'a Kelimeler" başlıklı yazılarımızın on altıncısı olacak anahtar kelime "rekâbet"tir.

Rekâbet kelimesi, sözlükte: "gözleme, gözetme; kendi işini yürütmeye çalışma; aynı işi yapan, aynı amacı güden kimseler arasındaki yarışma, çekişme" manasına gelmektedir. Rekâbet etmek, rekâbete binmek gibi birleşik fiiller de oluşturan kelime, bu son manasını Türkçede kazanmıştır.

Geniş zaman olarak Tevbe sûresi 10. âyette kelime şöyle geçer:

yerkubûne fî mu'minin illen ve lâ zimmeten, ve ulâike humul mu'tedûne"

(Bir mü’min hakkında ne akrabalık bağlarını, ne de antlaşma yükümlülüğünü gözetirler. İşte onlar taşkınlık yapanların ta kendileridir)

Kelime, Yahya Kemal'in bir beytinde şöyle geçer:

O şûhu nazm ile tasvîr etmek müşkil oldu Kemâl
Sühan rekâbeti meydân-ı imtihân olalı

(Söz rekâbeti imtihan meydanı olduğundan beri / O işveli sevgiliyi, şiir ile tasvir etmek zor oldu ey Kemâl)

Kelimenin kökü olan rakabe kelimesi: "Boyun; bir şeye sâhip ve mâlik olma hakkı; mâlik olunan bir malın aslı, zâtı, aynı; köle, halayık" manalarına gelir. "Bir vakfın gelirini, vakfın aslına ilâve etmeye rakabe etmek" denmektedir.

Kelime, Beled sûresinde (11/12/13) şöyle geçmektedir:

"Fe lâktehamel akabete. Ve mâ edrâke mâl akabetu. Fekku rakabetin."

(Fakat o, sarp yokuşa atılmadı. Sarp yokuşun ne olduğunu sen ne bileceksin? O tutsak bir boynu çözmek, köle azat etmektir)

Kelime Süleyman Nazif'in "Kübalılar" şiirinde şöyle geçer:

Nedir bu rakabe-i gerden-şiken ki her yerde
Eder tahakküm a'sârı dembedem tecdîd ? ..

(Bu her yerdeki boyun eğdiren, boyun kırdıran esâret nedir / Asırların zorba hükümranlığını daima yeniliyor)

Rakabe kelimesinin çoğul şekli olan rikâb da "boyunlar; köleler, câriyeler" manasına gelmektedir.

Kelime Bakara sûresi 177. âyette şöyle geçer:

"Ve lâkinnel birre men âmene billâhi vel yevmil âhırı vel melâiketi vel kitâbi ven nebiyyîne, ve âtel mâle alâ hubbihî zevil kurbâ vel yetâmâ vel mesâkîne vebnes sebîli, ves sâilîne ve fîr rıkâbi"

(Asıl iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, ihtiyacından dolayı isteyene ve özgürlükleri için kölelere verenlerin tutum ve davranışlarıdır)

Kelime, Nef'î'nin bir beytinde şöyle geçer:

Ol der-i çâkernevâz u bendeperver ki eder
Halkasın bîihtiyâr âzâdeler tavk-ı rikâb

(O, kullarının gönlünü okşayan, kölelerini koruyan kapıdır ki hür olanlar dahi farkında olmaksızın onun halkasına kendilerini boyunlarından zincirlerler)

Rakib/rakip kelimesi de rekâbetle aynı kökten gelmektedir. "Aynı şeyi elde etmek isteyenlerden, aynı amaca varmak için uğraşanlardan her biri; aynı sevgiliye gönül verenlerden her biri" manasına gelen kelime, aynı zamanda esmâ-i hüsnâdan olup "görüp gözeten, bütün varlıklar üzerinde gözcü durumunda olan, bütün işler murâkabesi ve kontrolü altında bulunan Allah" manasında kullanılmaktadır.

Kelime, Hûd sûresinde, Hz. Şuayb'in kavmine seslendiği 93. âyette şöyle geçer:

Ve yâ kavmi’melû alâ mekânetikum innî âmilun, sevfe ta’lemûne men ye’tîhi azâbun yuhzîhi ve men huve kâzibun, vertekibû innî meakum rakîbun"

(Ey Kavmim! Elinizden geleni yapın. Şüphesiz ben de elimden geleni yapacağım. Rezil edici azabın kime geleceğini ve kimin yalancı olduğunu yakında bileceksiniz. Gözleyin. Şüphesiz ben de sizinle beraber gözlüyorum)

Yine Nisa sûresi 1. âyette kelime şöyle geçer:

"İnnallâhe kâne aleykum rakîben"

(Şüphesiz Allah, üzerinizde bir gözetleyicidir)

Kelime, Şeyhulislâm Yahyâ'nın bir beytinde şöyle geçer:

Bir rakîb öldürmede ney ki tevakkufdan murâd
Yoluna kurbân gerek bir demde bin cân bir degül

(Bir rakibi öldürmek için beklemeye ne gerek var / Ey sevgili, yoluna bir anda bir değil, bin can kurban gerek)

Murâkabe kelimesi de aynı kök üzere türemiştir. "Bakıp gözetme, göz altında bulundurma, denetleme, denetim, kontrol" manasına gelir. Tasavvufta ise kavram: "Bir dervişin dış dünya ile ilişkisini kesip iç âlemine dalarak özünde hissettiği Allah'a yönelmesi ve O'nun huzurunda kendini denetlemesi durumu"nu ifade eder. Kelime, murâkabe etmek, murâkabeye varmak şekliyle birleşik fiil olarak da kullanılır.

Kelime Mehmet Âkif'in bir mısraında şöyle geçer:

Evet, murâkabe hâlinde bir sükût-i mehîb,
Çıkıp harâbe-i edvâra yaslanan bu hatîb.

(Evet, murâkabe hâlinde bir heybetli sessizlik / Çağların harâbesine çıkıp yaslanan bu hatîb)

Murâkıb kelimesi de aynı kökten gelip "bakıp gözeten, göz altında bulunduran, denetleyen, murâkabe eden kimse; denetçi" manasına gelmektedir..

Kelime, Bâkî'nin bir beytinde şöyle geçer:

Henüz gonca murâkıb derûn-ı perdede gül
Ümîd bu ki ide ‘ an-karîb keşf-i rümûz

(Gonca henüz gözcü; gül ise perdenin içinde / Ümit o ki pek yakında bu sırlı rumuz keşfolur)

Son olarak "Bekleyen, gözleyen kimseye" mürtekıb; "intizar ve beklemeye" terakkub; "bekleyen, gözeten" kimseye de râkıb denmektedir. Bütün bu kelimeler müşterek bir kök üzeredirler.

Mürtekıb kelimesi, Duhan sûresi 59. âyette; terakkub kelimesi ise geniş zaman şekliyle Tâhâ sûresi 94. âyette şöyle geçmektedir:

"Fertekib innehum murtekibûne"

(Artık sen onların başına gelecekleri bekle; onlar da beklemektedirler)

"Fe asbaha fîl medîneti hâifen yeterakkabu fe izâllezîstensarahu bil emsi yestasrihuhu, kâle lehu mûsâ inneke le gaviyyun mubînun"

(Korkarak, etrafı gözetleyerek şehirde sabahladı. Bir de ne görsün, dün kendisinden yardım isteyen yine feryat ederek ondan yardım istiyordu. Mûsâ da ona, “Belli ki sen azgın bir kimsesin” dedi.)

Yukarıdaki kelimelerin refakatinde düşündüğümüzde, bugün Taraklı'da süpermarketlere karşı bir rekâbet söz konusu değildir ve her yerde de durum böyledir. Çünkü rekâbet kelimesi, aynı sınıftan, cinsten olmayanlar arasında bir karşılaştırmayı mümkün kılmaz. Sözlük, rekâbetin; aynı amacı güden, aynı işi yapan kimseler arasında olabileceğinden bahsediyor.

Bizim esnaf ağabeyin yanı başındaki süpermarketin sahibi kim? Her iki işletme de aynı işi mi yapmakta? Aynı amacı mı gütmekte?

Küçücük dükkanın kirasını düşünen esnaf ile binlerce şubesi ve büyük stokları olan bir şirket pek tabiî emsal değildir. Dolayısıyla bu sorulara denklikle verebileceğimiz bir cevap olmadığından, arada herhangi bir rekâbet de mümkün değildir.

Peki, kimse kimseyi rakip görmüyorsa müstakil bir şekilde dükkanını işleten esnafın rakabe/köle durumuna düşmesini nasıl îzah edeceğiz? Bildik hikâye olan; büyük balık, küçük balığı yer mi?

Mesele elbette küresel bir mesele ve bir şeyin küresel olduğunu söylemek, o şeyi insanların zihninde kâdir-i mutlak kılıyor maalesef. Aslında halk için çözümü imkânsız, kanıksanmış bir problem; devlet tedbirleriyle ortadan kaldırılabilir. Mesele halkın problem olarak gördüğü şeyin, devlet nazarında da bir problem olarak anlaşılabilmiş olması.

"Memleket serveti, yalnız zenginler arasında tedâvül eder bir sermaye halinde olmasın" diyor Haşr sûresi 7. âyet.

Yunuspaşa Çarşısı'ndaki restore edilen dükkanlardan çıkan cilt cilt veresiye defterleri, eğer atılmayıp bir yerlerde saklanmışlarsa onları murâkabe etmek gerekir. Din ile deyn/borç arasındaki bağın, insan ömründeki çetelesini tutan üstü çiziklerle dolu veresiye defterleri... Onlar, insan ilişkilerindeki -bankasız kurulan- kuvvetli bağın, çarşılarda nasıl oluştuğunu görebilmek açısından dikkate değer vesîkalardır.

Esnaf, önce kendini murâkabe etmeli, sonra birbiriyle rekâbet edebilmeli. Zira üzerimizde, her şeyi görüp gözeten, denetleyen, muhafaza eden, hiçbir şey kendisine gizli kalmayan, mevcûdâtı murâkabesi altında tutan yüce Allah, Rakîb'dir. İnsanlar, birbirlerini Allah'ın murâkabesi altında görüp gözettiğinde, merhametin soylu rekâbeti/bakışı, bir gün dünyada da yayılacaktır.



11  Mayıs  2018 - 23:05:21 - 98 günlük
Ekleyen:
Mustafa Özbilge

Okuyan: [456] Yorumlayan: [1] [Yazdır]

Yorum yap


Yorumlar:  

Yazan: Ahi 

24.5.2018 - 14:48:55

Kırk yıllık Edebiyat öğretmeniyim. Yazılarınızı anlamak -sayısız denememe rağmen- hele hele bitirmek- kâbil değil. Okuyucu sayınız ve muhtevâda yoğunluk sizi yanıltıyor. Üslubunuzu sâdeleştirmenizi tavsiye ederim. Osmanlıcadan da öte, sizi bu üslup ve tarz "güzele" götürmez. Tercihlerizi sadeleşmelisiniz tavsiye edilir.

Sayfa: 1
 
Yazara Ait Diğer Yazılar
• Taksim
• İktidarın Maslahatı mı, M
• Bayramı İâde Edebilir miy
• Taraklı'da, Elvedâ Yâ Şeh
• Cemalettin Hoca ve Hisar
• Taraklı Esnafı Süpermarke
• İttifaklar Temelde Neyi A
• Nereye Oy Atalım, Kime Re
• Trump'a Vefâ Gösteren Tar
• Taraklı Hasıllıklarından
Diğer Yazıları ▲▼


Yeni Köşe Yazıları
• Madde Ve Mana (Hüseyin Kolaç)
• USA, Dolar Diyor Ama, Ben (Dr. Dursun Bostancı)
• Boğa Güreşleri ve Arenala (Tevfik KAYMAZ)
• Taksim (Mustafa Özbilge)
• Göletten Su Birikintisine (Enes ÇINAR)
• Neden Özgür Düşünce ? (Hüseyin Kolaç)
• Fahrettin YILDIZ, BAKARA (Fahrettin YILDIZ)
• Osmanı Toplumu Ve Bürokra (Abdurrahman ZEYNEL)
• 1-Şehrin Meydanı (Dr. Dursun Bostancı)
• Adın Şeker Olsada Anti Ta (Uzm. Diyetisyen Fatma FİDAN)


En Çok Okunan Yazılar
• Hafız İrfan Çakır ve Tara (Mustafa Özbilge)
• Kur'an-ı Kerimi Bilinçli (Fahrettin YILDIZ)
• Hattat Saim Özel (Mustafa Özbilge)
• Sazkaya’nın Ardında (Editör)
• Pekmez Nasıl Yapılır ? (İzzettin KÖMÜRCÜ)
• Sırma Su ve Şaban Dişli (Sezai MATUR)
• Kırmızı Fahri ve Aşûre (Faruk Serkan YILMAZ)
• Mümkünlü Kasabası Neresi? (İzzettin KÖMÜRCÜ)
• Enver Topuz Paşa'dan sela (Ali Fikri AŞIK)
• Forson Mustafa (Faruk Serkan YILMAZ)


Sosyal Medya

Bizi Takip Edin

whatsapp
1
2
3
4
5
6
7
 
Aktif Ziyaretçi: 10 | Bugün Tekil: 688 | Toplam Tekil : 2687466 | Toplam Çoğul: 51546836 | Ip : 54.198.195.11
Online Yazarlar : Sitede hiç Yazar yok / Son 5 dk. içinde

2006 - 2018 © TARAKLI AJANS
Web sitemizdeki içeriğin tamamının ya da bir kısmının izinsiz kullanımı yasaktır. Hak ihlali sonucu yasal mercilere başvurulacaktır
En iyi görüntü için 1280 X 1024 ekran çözünürlüğü ve IE8  tavsiye ediyoruz..