Çıngıllı Ömer

...
Ahi Naci İŞSEVER Ahi Naci İŞSEVER

Ben Taraklı Kültürü ve Tarihi üstüne inceleme ve araştırma yaptığım yıllarda, beldemizin adının, “tarak” sözcüğü ile özdeşik olduğundan bahsetmiştim. Bu özdeşikliği önemseyin lütfen. Çünkü kolaycı insan zekası Taraklı sözcüğündeki "tarak" kökünden hareket ederek, beldenin adının da "saç tarağıyla" ilgisi var zehabına kapılıyor ki bu yanlış.

Taraklılıların, şimşirden, boynuz ve kemikten de "tarak" yaptıkları doğrudur.

Bu sanatın en son temsilcisi de, Çakıcı Musa olup, oğlunun masum birini katletmesinden sonra, bu zanaat zanaatkar da dükkanı kapadı. Rahmetli Fırat'ın Musa Emmi'nin hoşgörüşünü kaşıyıp, şimşir ile çalıştığı işler, çocukluk hafsalamın yazlık sinamasıdır. Çift oluklu "pipo" denememiz hâla aklımdadır.

"Taraklı" sözcüğünün, cebimizdeki tarakla alakası zayıftır. Cebimizde dükkanından alıp sattığımız "tarak sahibi olmaklık" ile, bir beldeye isim olmaklık" arasında bir ilgi yoktur. Saçımızı taradığımız "tarak" ile alakamız dolaylıdır. Direkt değildir. Bu sözcük "Taraklı" taranmış ve işlenmiş toprak -saç değil- anlamını içermektedir.

"Taranmış, " işlenmiş toprak, tarla anlamıyla dolaysız ilgisi olduğu artık kesindir.“Tarım" ve tarla sözleriyle soydaş oluşunun da, kesin oluşu gibi Toprak biri-mi olarak “tır ve tarla” sözcüklerinin türevleri olduğu, artık meydandadır. Bunu daha önce düştüğümüz "yanlışı" düzeltmeyi nasip ettiği için Cenab-ı Hakka şükrümüz vakidir. Taraklı bu "ikrara", vebalden kurtulma diyor.Gün gelecek Yavuz Sultan Selim'in Mısır Seferi ile ilgili "muallakta" bıraktığımız hususları da işleyeceğiz. Zira en tipik Osmanlı Camiilerinden, "Yunus Paşa Camii'nin" de Taraklı'da oluşu yoğun tetkik ister..

Bugün bu yazıya, Taraklı’mızın müşterek belleğinin, dip- doruk -adam-akıllı- kazınıp, yok olmadan, -hepimiz gibi- bir Taraklılı’dan, söz ederek başlamak istiyorum.

Taraklı ve Taraklı-lılar’ın da, "tarım, tarla", ile uğraştıkları tümümüzün ma'lumudur. Ürün, ve onun ticareti bizim geleneğimizdir. Kışın Sertleşen iklimin de şivşirdiği "ilimle ilgileri, bu önemli hemşerimizi daha belirgin olarak tanıtacaktır..

Bugün burada, Taraklı’da doğmuş büyümüş, “Çıngıllı Ömer Dede'yi ” anlatacağım.

Topal Hafız'ın Oğlu, Hafız Ali size, Çıngıllı Ömer Dayı'yı daha iyi anlatır da, ben lâfın arasına girmiş oluyorum.

“Kim oluyor bu Çıngıllı da? ”

Hasan'ın kız kardeşi,

Mecbure'nin Kayınpeder'idirler.

Dumanlı Hafız'ın kızı Mecbure Hamfendinin Kayınpederi olurlar.

Ömer Dayının oğlu, Abdullah Zühdü Efendi de Yalova'da Atatürk'e telgrafçılık yapmıştır.Ben onu genç bir öğretmen olarak Nalçacı Şadi Abinin Kahvesinde lâfa tuttuğumda anlattı ki: "Yalova'da bir akşam Gemlik taraflarında eşkiyanın "bir soygun yaptığı Atatük'e duyurulur. Atatürk buna kötü alınır hatta içerler. Alınganlık o haddededir ki Atatürk kendi tabancasını çekip ateşler. Kurşun "uzun yıllar" tavanda bir delik olarak muhafaza edilir. Abdullah Zühtü Efendi "kadri kıymetten anlamayan bir müze müdürünün o kurşun izini oradan kaldırdığından şikayet de etmekteydi. Lâf lâfı açıyor. Aynı Zühtü Bey bugün Taraklı'daki Ramazan Topunu bir matahtır zannı ile Adapazarı'na götürmüş olan bir valiye karşı verdiği çetin mücadele sonucu top Taraklıya geri gelmiştir. Tornacıların yakıştırdığı iki tekerlek sayesinde top belediye parkında ammenin hizmetindedir.

Ben şahidim. Abdullah Zühtü Efendi gene bu topun öyküsünü gerdan kıra kıraanlatan Zühtü Efendi'ye nur içinde yatası Kazım (Şen) dediki:

"O topun ateş alıp almayacağı, menzilinde duranın sefaletine düğümlü ve indesklidir."Vay anasını. Adam öyle bir lâf etti ki, o gün bu gündür Taraklı'da top patlamaz.Yani ki Ömer Dayı'nın sefaletini aşan bir kaliteyi Taraklı anımsamaz.Beş yaşlarımda çocukluk hafsalamın beni yanıltmadığı doğruysa, o yıllar da yaygın olan "yoksulluk ve onun geldi gelecek korkusu" Zühtü Efendi'ye Baba'sını resmen de unutmuşluğu, gasgabak meydandaydı. Teville saptırıp zevahiri kurtarmak mümkün değildi.Üme (Ömer) Dayı gariban ve sefildi. Onu bu yokluk içinde debeştiren felek, doymamış daha da öteye iterek SERSEFİL etmişti.

Benim bildiğim Çıngıllı Ömer'in, benden daha fazla, öz ve has "Taraklılı” olduğudur. Siz bilmeseniz bile, “ben akran” herkes bunu bilir. Hatta Dedem Selim Efendi’nin Devrek’ten Taraklı’ya göçmüş biri olduğunu bile bile, “Çıngıllı Ömer’de öte bir Taraklılıyım”, diyemem ben.Size de, ardılıp ulaşmak, oldukça zor. Çünkü şimdinin Taraklılı’sı, size kıyâsen biz, çok kocadık!

Ya da günümüz Taraklı’sı bize kıyasen oldukça gençtir.

Her neyse:

“Çıngıllı Ömer dediğim, Taraklı’da Dumanlı Hafız’ın dünürüdür, ” desem, bu kez de:

“Dumanlı Hafız kim? ” diyeceksiniz.

Dumanlı Hafız’a dönecek olursak!

Rahmetli Topal Hafız’dan sonra, Karşı Mahalle Camii imamıydı. Taraklı kışlarında ezan minare ilgisinden cayılır Dumanlı Hafız da kapının bir metre önündeki beyaz ve de seçkin bir taşın üstünden ezanı okurdu.Dumanlı Hafız Selim Efendiye oturmaya geldiğinde, "cinleri toplayıp da dağıtamadığından söz eden bu Hafız Efendi dedemin yorumununa göre tekin değildi.

Sık sık dedem Devrekli Selim Efendi ile, bacaklarını ocakta yanan kütüklere karşı uzatıp, din diyanet konuşurlardı.Ara sıra geciktiğinde de Dumanlı Hafız dedeme: “Efendi bu akşam “cinleri topladım da, zor dağıttım” diye yakındığında, Dedem ona kızar, “onlarla ünsiyet etme, başına iş açarsın!” diye de söylenirdi.

Cami avlusundaki ılhamur ağacını hoyratça yoldukları için de, mahallenin kadınlarını sık sık azarlayan Dumanlı Hafız’ın kızı Mecbure Hanımefendi’yi, oğlu Abdullah Zühtü Bey’e istediği için değil, Çıngıllı Ömer’den bahsedişim.

Neden ya? Size Çıngıllı Ömer’i tanıtabilmek için, sizin bildiğiniz insanımıza ulaşmam daha kısa yoldur da, ondan.Çıngıllı Ömer dediğim:

Henüz Batı-nın namlı romanlarında bile ulaşılmamış yoksul ve fakir biri idi. Boyacı Abdullah’ın komşusu. Bu komşuluğu Boyacı Melâhat Abla –henüz sağdırlar- benden daha iyi anlatabileceği için ben duruyorum.

Nasıl anlatsam? ...

Ben dört beş yaşlarında, çocuktum. Biz de Çıngıllı Ömer’in komşusuyduk . Hergün evimizin önünden gelir geçerdi. Ayakkabısı ya olur ya olmazdı. O zamanlarda yaygın olan, “bez don” giyerdi ama, rengi tefrik edilemezdi.

Elinde de, ya bir torba, ya da omzuna asılmış boş bir sepet, beyâna ve ikrama amâde, hazır bulunurdu.

Bez don dediğim alt düzenden sonra, bel üstünde iç gömlek, uçkurlaşmış bir urgan artığı ile, Çıngıllı Ömer resmolunurdu.

Onu- munu bilmem!

Çocuk aklımla düşünürdüm ki, “sefalet ve yokluk” bir insana bundan daha fazla abanabilir miydi? . Evinde yiyeceği içeçeği olmadığını herkes bilirdi . Çentikler ve Nalçacılar Hatça’balar şahittir, sorulabilir. Onun her sabah “yiyecek içecek umuduyla” evinden çıktığının kimse farkına da varmazdı. Taraklı bu denli zalim ve duyarsız olabilir miydi? Olunabiliniyordu demek! Çok mu çok yakın komşusu Hayta Hafız Büyükbabamdı. Beş yaşında benim ve Amcamoğlu Ahmet'in gizliden içip de sulandırılan satlık sütlerle ve yeri değiştirilmiş yumurtalarla tavuklar bizim sırdaşımızdı.

Gene Taraklı’da Halim Emmi:

Hisar yamacındaki evinde, kimseye haber vermeden ölünce, mahallenin aç kedileri, kemire kemire bitiremediydi de, adam kendi başına kokmaya başlayınca, mahalleli öldüğünün anca farkına vardı ama, cesedine kimse yanaşamadı . Onun selâsı da saldığı kokuyla okunmuş sayıldı.

Tavukçu Yusuf’u getirdiler de, ölüsünü kaldırdılar. Neden Tavukçu Yusuf? Çünkü onun burnu doğuştan koku almazmış.Yani o yıllarda!- Taraklı’da yoksul isen, ister Halim Emmi gibi evinde kendi yatağında kendi başına, “kokma çürüme pahasına” -müdanâsız- fakat gönüllü- öl.İster Çıngıllı Ömer gibi, herkes seni gezip tozuyor zannederken, “canlı cinli iken de” öl, fark etmez.

İşte benim bildiğim “o yıllarda”, Çıngıllı Ömer kadar olmasa da Taraklı, yoksul ve fakirdi. Gabran ve gayretli gençler “karın tokluğuna” yevmiyesiz kara işe giderlerdi. Demek kuruş vermeden, “çalıştıran “ Taraklılı da vardı.

Yalan mı ?

Evet demesem daha iyi.

Taraklı “bitik” değildi belki, fakat Taraklılı Çıngıllı Ömer bitikti.

Deseni karıştırmadan toplayalım.Lütfen dikkat:

O! Dumanlı Hafız’ın dünürüydü.Oğlu Abdullah Zühtü Efendi de İstanbul’da müveyziydi.Abdullah Zühtü Efendi ki, Atatürk Yalova kaplıcalarında dinlenirken, onun telgrafçısıydı. Maaşlı memurdu. İstanbul Bebek’ te de bir ev edinmişti

Abdullah Zühtü Bey'in bu çift ismi de o günlerde yaygın olan "bir yarsımadan dolayı kullanılırdı.Abdullah bey dağıttığı telgraflardan etkilenmiş olsa gerekir ki Zühtü ismini kullanırdı. Onun zamanında "çift isimden seçtim, "tek" ismini bile askere "geç" gitsin diye, üç yıl sonra aşı filan vurdulurken süfle ederdiler.Evi olmuş, “ hanı hamamı!” olmuş, bu değil beri çekmek istediğimiz. İstediğimiz o ki, Çıngıllı Ömer’i çıngıllarıyla sahipsiz, ilmi ve birikimiyle yapayalnız bırakan “Biz Taraklı ve Taraklılılar’ı” resmetmek benim merâmım.

O yıllar yokluk ve kıtlığın, babayı oğuldan, hısımı akrabadan ayırdığı yıllardı. Taraklılı zenginlerin “meşkuliyet çıksın diye” Çamçukuru yamaçlarında, karın-tokluğuna yevmiyesiz işçi çalıştırdığı yıllar.Gene anımsatacaklarımız olacak sırası geldikçe.Benim anımsadığım Çıngıllı Ömer’in evindeki kitaplardır. O yokken evinde saklambaç oynardık. Palaz Recai Abi, Tomaş Saim gibi büyüklerimiz de bizi kovalardı. En çetrefil cebir, geometri, tefsir, hadis, kitaplarıyla ev dolu ve çakılıydı. Adam –belli ki- medrese mezunuydu da. Aliyül âla diye şehadetnamesi olduğu söylentileriyle de yüklü geçerdi sokaktan. Her ne hikmetse vefa-nın ve kadir bilen meleklerinin, ilgi alanı dışına itilmişti Çıngıllı Ömer.Hergün bir ibret özentisiyle gezindiği Taraklı çarşısında, her hafta “koza mizanı “ kurulur, Taraklı’nın tüccarları “kozaya” ve “afyona” fiyat biçerdi.Taraklı’dan Avrupa’ya ihraç edilen koza ve ipeği, “Karagöl Yaylası’ndaki “ipek fabrikasında kullanılan mikroskobu,

Avni Hoca’nın (Erdoğan)derslerinde ve elinde tanıdık”

Demek ki : Ta İstanbullar’dan gelip de Karagöl Yaylası’nda – zamanın dehrinde-ipek sağan ve masıra-saran, mikroskoplu küçücük laboratuvarları da olan, atölyeler çalıştırılmış.

Elbette bu işi kotaran sermaye ve yatırım yerli değil, Fransız! kökenliydi.Çocukluğumda bizim evde de “böcekçilik” yapıldı.

Mezarlık yanında da dutluğumuz vardı.Bu böcekçilik görgüsü, bağımıza bahçemize sinmiş yerleşik bir birikimdi.Zaten her evin de bir “böcekliği olurdu.Gerek Hacı Süreyya ve gerekse diğer esnafın sergilerinde “topak topak” afyon tartıldığını ben – dünkü çocuk- dün gibi anımsarız.Taraklı’da o günler ticareti bilen tüccarlar vardı.

Kırk elli parça köy, Taraklı’nın etrafında fır-dönerdi.

Taraklı tüccarlarının geleneksel tavrı, kendilerinden önceki kuşaklardan devranılmış, örf ve prensipler zinciriydi. Bu tavrın Taraklı’nın geçmişindeki Ahilikle de ilgisi tetkik konusudur.Hacı Süreyya koza işinden çok, o günlerde Taraklı pazarında apaçık alınan satılan tonlarca “afyon-la” ilgilenirdi. Hatta Hacı Rıfat (Hacirfet) trafik kazasında rahmetli olduğunda oğlanları, dükkânın deposundaki üç beş ton afyonu ne edeceklerini bilemedi. Babam onların dükkânında çırakmış. O günlerde Taraklı ve civarında afyon üretimi –eşgari- serbest idi. Sermayesine güvenen herkes bu ticarete bulaşabilirdi.Akaylar’ın Yenerler’in ilk kamyonu alıp da, “İstanbul piyasasına” yelken açtıkları günlerde, İstanbul pek de yeni keşfedilmiş bir kıta değildi .Çıngıllı Ömer, “medreseden aldığı” ilim ve âliyül-âla (en yüksek kalitede) şehâdetnâme (diploma) ile beraber, yalın yaşadı. Öylece de öldü.Yani?

Vâkıf olduğu ilim onu dünya malından –belli ki- uzak tutmuştu. Çıngıllı Ömer dedemden yaşlıydı. Çok da değil. Bir iki yaş. Demek ki 1878 doğumlu filan. Boylu boslu Davudî sesi olan, yüklü adam. Dedem Atatürk emsali, 1881-li mütekait biri. Zonguldak Devrek kökenli emekli bir subaydı.Ara sıra kahramanımız Çıngıllı Ömer:

Nallıhan’dan Taraklı’ya göçmüş merhum Hacı Rıfat’ın dükkânı önünde çömelip nefes alırken, Kasap Karabacak’ın dükkanındaki ocakta, ona gömlek yağı ile zenginleştirilmiş pirzola ikram edilirdi. Çıngıllı Ömer de her Taraklılı gibi, Taraklı’yı sonradan keşfetmiş bir zenginin ikramına muhtaç -hatta- mecburdu. Bir hayırseverin bir garibi doyurmasıyla, Taraklı’da gariblerin tümü de doymuş ve doyurulmuş addolunurdu.Taraklı geçmişinde, o bir zamanlar devletçilerin kafa yorduğu sermaye, Taraklı kökenli değildi, olamazdı da.

Taraklı –adı üstünde- :

Taranmış, işlenen ve işlenmiş “toprak” olarak da, tırı tarlası ve tarımsal alanda didinen “insan” olarak da, manav doğdu, Manav kaldı.


Ahi Naci İşsever

#

GENEL BİLGİLER

Taraklı

Taraklı

Taraklı Nerede, Taraklı'nın tarihi ve coğrafi özellikleri
Taraklı Otobüs Saatleri

Taraklı Otobüs Saatleri

Taraklı - Sakarya Otobüs Kalkış Saatleri
Taraklı'da Gezilecek Yerler

Taraklı'da Gezilecek Yerler

Taraklı'ya geldiğinizde gezilecek yerler neresidir? Taraklı'nın en popüler gezilecek yerleri yazımızda.
Taraklı Termal Turizmi

Taraklı Termal Turizmi

Taraklı'da termal turizmi, Türkiye'deki belli başlı noktalardan biri haline gelmiştir.