Ahi Naci İŞSEVER

Misafir Kalem
Ahi Naci İŞSEVER

YUNUS EMRE

Yunus Emre,

Anadolu Selçuklu Devleti’nin, saçının başının yolunup  didiklendiği, tarihin bulanık dönemlerinde, tâkattan kesilip yorgun düştüğü günlerinde yaşadı.

Halk, yüzyılları kapsayan İmparatorluğun geçmişini, -nerdeyse- unutmuş, "Nasrettin Hoca’ya sorup akıl danışmaktadır.

Zaten ne hikmetse ? O dönemde! Nasrettin Hoca’dan tutun , Hacı Bektaş Veli ve Mevlâna gibilerinin başlarını kaşıyacak vakitleri de yok. Anadolu’da bir devletin başı didikleniyor. Memleketin "gerçek evliyâsı" kayıp. Kimi kendini merkez sanıp, kendi etrafında dönüyor, kimi göle çaldığı mayanın peşinde. Bilinen o ki, giden gitmiştir de , bundan böyle, böyle gitmeyeceğidir.

Köyler, "güven veren" yerlerde güya. Önemli olanın da olmanın da nakışı meydanda. Beldeler eşkiyâdan uzaksa cazip, yakın olana uğrayan yok. İlgisiz olanlarla da ilgilenen yok. Eşkiyanın göze almadığı yerlerde de, it izi, at izine  karışmış. Erenler ke'tum. Asya’dan yola çıkmış ırkımın bilgeleri, onlar  yalnız içgüdülerine bağımlı. Onlar ki sıcak soğuk demeden, hedefleri önlerine asılı suvarisi yutkunan atlılar. Mâverâünnehir’den sıyrılıp akan "Oğuz Boyları'nın," yol öykülerini anlatan destan mayalarlar. Semerkant Buhara. İslam’ın Anadolu’dan önce ardılıp kök saldığı iklimler. Burnuna kadar âlime ülemâya doymuş. İlim iki nehir (Mâveraünnehir) arasında yoğrulmuş ! Ancak ne hikmetse, alp eren dediğimiz bir deste irfan sahibi hak dostu insan da, Anadolu'yu tercih ediyor.Ya da “oraya oraya gidin" diyen bir içgüdü hissediliyor.

Menkıbelerin çoğu, delil ve şahit aramazlar. Bıdıklayın isterseniz, dosdoğrudurlar. Masallarda da, efsanelerde de, destanlarda da, -hayret- “Batı'ya, devamlı Batı'ya", diyen bir ses ve imâ var. Bazılarının tarafgir davranarak, “bir kurt'un peşine takılmıştık" diyen, muammalarla yüklü Tarihçiler buna, “kavimler göçü” de der.

Göl varmış, bir iç deniz herhalde. O deniz kurumuş da, ırkımız yeşil otlaklar peşine düşmüş de… Çoban milletmişiz de. Şaman genler-imize sinmiş Tengri (göğün sahibi) tutkusu, “son vah'yin” –Kuran’ın- çağrısı ile bağdaşan vicdanımızın kantarına, kıtaları yüklemişiz de . Yani ki gelirken hurcumuz heybemiz boş değil. Biz de âlemlerin rabbine, gönlünün tahtında yer bulmuş, ayırmış bir göçmenliği soluyan vârislerdeniz.

Tarih bu !

Bir cümlede "bir çağı" özetler.

Anadolu Selçuklu Devleti’nin, KONYA’da saltanatının solup pörsüdüğü son günle-rindeyiz. Türkçe'nin resmi dil olarak ilan edilmişliğinden başka, yeni bir haber yok. Kim gereksindiyse?

İşte bizde Türkçe'nin resmî dil olarak duyuruluşuna, kendi tahtında “özel olarak omuz vermiş” birinden söz edeceğiz.

Kim mi?

Yunus ki: “İslam’ın “Türkmen yorumunu” soluyan  biri. Kuralsız dil ile meramını nesillere devşiren adam.

Bir başka "halka" da, Konya’da çatılıyor.

Kuralı ırktan ırka devşirilen lehçe.

İlmin tümlecini aslından koptuğu yerde benzerine,  aidatına ekleten beyit.

Mevlâna:

Sanki o da Anadolu'ya tahsis edilmiş nebi. .

“Tasavvufla yoğrulan "Türk Müslümanlığını, Günümüz  terorist çetesine karşı Konya çarşısında fır dönüyor. Nasıl ? De ki o evrendir, ya da, evren onun sırtında.

Sakarya kıyısında SAKARI’dayız. Gelini damadı sayılı  bir köy.

Bu köyde de, dönme dolaplarla bağın bahçenin sulandığını, Yunus Emre’den duyuyoruz.

Benim adım dertli dolap,

Suyum akar yalap yalap.

Böyle eylemiş çalap

Anın için inilerim.

İncecikten bir kar yağar,

Tozar elif elif diye .

Deli gönül abdal olmuş,

Gezer elif elif diye.

Anca idrak ediyoruz. Gerisi bildiğin bizim köy . Eni boyu dört harman yeri. O köyü bize didik didik anlattılar. Tezekler ve mozaklaşmış insan.

Orada bir köy var uzakta

O köy bizim köyümüzdür.

Gitmesek de gelmesek de.

O köy bizim köyümüzdür.

Sakarya.

Savakbaşı.

İstiklâlimizin savunma hattı.

Yörenin “Sakarı” dediği mansap. Evrile çevrile Karadeniz’e ererken, bir zamanlar Bizans İmparatorları'nı bile yıldıran taşmaları oluyor. Necip Fazıl bu boğazı –Geyve- geçerken, imbikten de geçmiş. Şimdi sıra suda. O da geçsin.Yunus’un köyü de Sakarya kenarında. SARIKÖY.

Elif okuduk ötürü

Pazar eyledik götürü

Yaratılmışı hoş gördük

Yaratandan ötürü.

Bu nedenle Yunus’un hep Sarıköy’de kalmamaklığı gerekiyor.“Yunus’un çarşı pazardan da, -görüyorsunuz- parekendeden de, toptan da–götürü- alışverişten de haberi var. Öyleyse burada benim için önemli olanın, “kâr zarar alış verişi" olmadığı, önemli olanın, onun pazardan panayırdan haberi olan, sosyal organları canlı cinli işleyen harmanlarda da gezip tozduğudur.

Pazar eylenenin Dünya ve Dünya'ya ait olanlar olduğuyla, bunun “bir gönül pazarı mı olduğu, bu pazarda dünyanın ipini pazara çıkaran bir anlayışın, bu umursamamanın neye dayandığı da, düşünmeye değer.

Hak neyse ?

Hak edene !

Hak'kıyla dağıtılıp verile .

Güzel olanı hoş gördüğünü, onu bizim de hoş görmemizi dilediğini” haber veriyor.

Hoca Ahmet Yesevi’den tutun da, Hacı Bektaş Veli’ye, Hacı Bayram’a ve bugünkü konumuz Yunus Emre’ye kadar, “Anadolu İslamı’nda” masatlanmış bıçkın hizip ve sürtüşmelere pek rastlamıyoruz. Alp erenler zincirinde “Türk’e ve Türkçe’ye” özenerek yaslananların, karınca kararınca devlet ve toplumla ilgilendiklerini görüyoruz.

Göynük’te medfun Akşemsettin Hazretleri’nin, fetihten sonra İstanbul’dan uzak durmayı tercih edişiyle ne demek istediğini, tetkik edelim demeye kalmadan, Akşemsettin’in Göynük’te Emir Sıkkînî hazretleriyle çeliştiğinden de söz ediyor menkıbeler. Ardından da Osmanlı’da Melâmiler’e reva görülen muameleler.

Bütün bu kaynaşma ve sürtüşmelerin kökeninde, Asya’dan gelenlerde, eser miktarı da olsa fark edilen “ŞAMAN-sı tortuların” kendine özgü “Anadolu Müslümanlığı’nın” oluşmasında etken olduğu hissi var. Bu karşılıklı geçişmeler Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran Seferi-ne kadar, kazanda kaynıyor. Mısır’dan Halifeliğin İstanbul’a intikaline kadar, Osmanlı Saltanatı’ndaki Türkçe moral, Türkçe ilim, Türkçe sanat, turunu tamamlamış oluyor.

“Yunus’un kaynayıp köpürdüğü mansap ile, Molla Kasım’ın elinde kalıp da günümüze ermiş şiirlerinin –mirasının-, birbirine kavuştuğu kavşaktır.”

O öyle bir kavşak ki, Selçuklu çökerken Yunus nasıl “içlenmişse”, Osmanlı’da şeyhülislamların seçimine devletin burnunu sokuşundan sonra da, ”dışlanmış” oluyor. Yunus’un köy odalarına sıkıştırılmış ilâhileri ve kendi, saltanatın hitamına kadar da kendi kendine… Neden? Sana bana –insana- geçiş üstünlüğü verdiğinden bu!

Cehennemi ateşli kamçılarıyla bekleyen zebanilerin tehdidini de aştığından.Cennetteki “Birkaç köşkle birkaç huri-yi”, elinin tersiyle askıya aldığından.Bu: Çağları imparatorlukları devşiren uzun nefesin farkına vardığı için Batı, Yunus Emre’ye artık bizden çok daha farklı sahipleniyor. Kelepircilik ediyor. Aynı Batı, Göynük’te medfun Bursalı Bıçakçı Seyyid Ömer Dede’yi (Emir Sıkkînî) görmezden gelip, kütüphânesi Londra’ya kaçırılmış Akşemsettin Hazretleri’nin ardında kalan bugünkü Göynekle ilgilenmiyor. Kendimize dönersek Komşumuz Göynük’te “âlimin türbesi”, Çilingirci Şevket Amca’ya teslim.

Artık Göynük’ün meşhur Osmanlı hamamında tellâklar, müşterinin sırtını keselemek yerine, taslarında bâde taşımaya devam edip, ut çalarak, bu kadarcık Osmanlı kalacaklar. Yunus’tan yola çıktık ya hani:

Kendimizi “cop diye!” Sakarya’ya atmak yerine,

Aklımız sıra Molla Kasım’ı kahreden Divanı’na mücellit olacaktık,

Heves bazen, mozaklaşır büzülür, bazen de, "boncuk olup" dizilir.

Ahi Naci İşsever


#
İzzettin KÖMÜRCÜ İzzettin KÖMÜRCÜ editor

Diğer Kültür Haberleri

GENEL BİLGİLER

Taraklı

Taraklı

Taraklı Nerede, Taraklı'nın tarihi ve coğrafi özellikleri
Taraklı Otobüs Saatleri

Taraklı Otobüs Saatleri

Taraklı - Sakarya Otobüs Kalkış Saatleri
Taraklı'da Gezilecek Yerler

Taraklı'da Gezilecek Yerler

Taraklı'ya geldiğinizde gezilecek yerler neresidir? Taraklı'nın en popüler gezilecek yerleri yazımızda.
Taraklı Termal Turizmi

Taraklı Termal Turizmi

Taraklı'da termal turizmi, Türkiye'deki belli başlı noktalardan biri haline gelmiştir.