Mustafa Özbilge Mustafa Özbilge Dıngılım

Gaz Bombasını Yiyince Kafa Çalışır, Tezâhurat mı Muzâharat mı Anlarsın!

Bizim Yunuspaşa Çarşısı’nda kesilen Dut Ağacı'na iki kişi çok üzüldü. Biri ben, biri merhum Saatçi Hacı Nevzat. Kaç kez: “sen burada olsaydın bunu yapamazlardı” dediydi. Halbuki üstüne baz istasyonu kurulan Karşımahalle’nin Sarıkız'ı hakkında yazı yazmanın dışında bir şey mi yapabilmiştim?

 

Bilindiği üzere tezahürat, birilerine karşı yapılan toplu gösteridir. Bizde anlam daralmasıyla daha çok maçlarda takımını desteklemeye denir. Muzâharat ise Arapça’da halkın yaptığı toplu gösterilere verilen bir isim. Yani bu kelimeler kardeş. İkisi de aynı kökten (zahera: zuhur etmek) geliyor. Şimdi bu iki kavramın arasındaki ilişkiyi kendimden yola çıkarak anlatayım.

Vakt-i kerahatte uykuya dalmak üzereyken telefonum çaldı. Baktım, bizim Arap Abdüssettar. Kütüphanenin çay ocağına gelmem için (te’al te’al) ısrar ediyor. Apar topar giyinip gittim. Oturduk, demini almamış bulanık çaydan birer bardak içtik. “Ağzımın tadı kaçtı oğlum” dedim. "Kalk da antep fıstıklı bir çikolata alalım. Hem bu arada hava da alırız."

İSAM’dan çikolata alma niyetiyle çıktık. Hafif esen ilkbahar rüzgârında İcadiye sokaklarında tatlı tatlı dolaşırken otobüs durağının yanından geçmemiz kaderin bir cilvesi olarak tecelli etti. Abdüssettar, "hadi Üsküdar sahiline inelim" diyerek kolumdan çekiştirdi. Bindik otobüse, indik sahile. Üsküdar vapur iskelesinin yanından geçerken kalkma vakti gelmiş vapura son yolcuların bindiğini görünce kaçan bir şeyi yakalamak hissi uyandı bende. "Koş koş!" dedim, "Beşiktaş vapuru kalkıyor."

İyi de Beşiktaş vapuruna niye biniyoruz, Beşiktaş’ta bir işimiz mi var suali daha sorulmadan biz vapura son yolcular olarak çoktan atlamıştık. Beşiktaş’ta ne yapacağız sorusu arada gümbürtüye gitti.

Abdüssettar, yolculardan birinin unuttuğu gazeteyi, yıllanmış gözlüklerinin aralığından becid becid okuyordu. Benden gazetenin sahibini öğrenmek istedi. Gazetenin rumuzunu göstererek, "hastanın biri ya!" dedim. Gülüştük. Kendisi Halep Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde hoca, burada mastır yapıyor. Ali Kemâl ve onun Suriye’deki hayatı üzerine çalışıyor. Taraklı’ya da getireceğim inşallah.

Elinden, kaptığım gibi fırlattım gazeteyi!

-Boğaz’ı seyret yaa Üstaz, para versen bulamazsın bu manzarayı!

Çevremizde Beşiktaş formalı taraftarların yoğunluğu önce pek dikkatimi çekmezken, hafta sonu olduğunu hatırlayıverdim. Bugün Beşiktaş’ın maçı olabilirdi. Lig devam ediyor muydu? Liglerden bigâne yaşamanın cezası!

Karaya çıktık. Niyetim oydu ki Kaptan-ı Derya koca Barbaros Paşa’yı ziyaret etmek. Kaykaycı zıpırların arasından sıyrılıp Beşiktaş İskele’sindeki bir Mimar Sinan eseri olan türbeye sokulduk. Sokulduk sokulmasına da restorasyon sebebiyle içeri giremedik.

Etraf maç münasebetiyle çok kalabalıktı, herkes bir yere koşuşuyordu. Beşiktaşlı futbolcuları taşıyan otobüs türbenin yanından tezahüratlar eşliğinde geçerken Abdüssettar’ı otobüsün siyah camlarına el sallarken buldum.

-Mubâraza mubâraza…

"Ne mubârazası oğlum harp var!" dedim.

Sen de mi Beşiktaşlısın demeye kalmadı. Etrafımız üniformalı ve sivil polislerle doldu. Her yer ana baba günü. Dolmabahçe tarafından bir yığın Beşiktaş müntesibi bizden tarafa akın akın geliyor. Anlaşılan, hava Üsküdar havası değildi. Her an bir şeyler olabilirdi.

Karşımda duran Sinan Paşa Cami’nin bir göz kırpması yetti bana. "Yürü" dedim bizim Arab’a, "tahiyyetül mescit namazı kılacağız."

Bir Kaptan-ı Derya’nın türbesini ziyaret edemesek de diğer bir Kaptan-ı Derya’nın (Sinan Paşa) camiinde namaz kılmak nasip olacak ya!

Pencerelerin azlığından mı ikindi sonrasından mı nedir, caminin içi oldukça loş. İlk rekatı daha bitirmemiştim ki gümbür gümbür insanların içeri doluştuğu anlaşılıyordu. Biz camiye girdiğimizde birkaç kişiden müteşekkil olan cemaat, namazın sonunda camiyi hıcahınç doldurdu.

Polis ve vatandaş saf safa vermiş "elem, bir yüreğin kârı değil" ağlaşıyordu. Allah aşkından ağlayan(!) bu cemaati: kadınlar, çocuklar, yaşlılar, sarhoşlar, çarşı grubu, alt kimlik, üst kimlik hepimiz oluşturuyorduk.

Mendiller, limonlar, öksürükler, maskeler… Caminin kapısı açılıyor; gözleri görmeyen vatandaş eşiğe takılıp küüt! diye yere kapaklanıyordu. Allah’ın evine böyle bir haşyetle yıkılmak Abdüssettar’la beni de ağlatmaya yetti.

Pencereler kapalı tutulsa da ikide bir içeri giren mülteciler sebebiyle caminin içi gaza boğulmuştu. Bayılan tavuklar gibiydik. İçerideki havanın maneviyatına daha fazla dayanamayıp dışarı çıktık.

Ellerindeki şerbetleriyle polise direnen genç erkek ve genç kızlardan bir kısmı kaldırımlara çökmüş acı acı geğiriyorlardı. İskeleye yanaşmamız mümkün değildi. Barların olduğu sokağa yönelmişiz. Bayılanların etrafında oluşturulan halkın güvenlik çemberleri, hep bir ağızdan polise şukranlarını ağız dolusu serdediyordu.

Esnaf öksürüyor, müşteriler öksürüyor, taraftar öksürüyor, polis öksürüyordu. Ne olduysa bir anda oldu. Aşağıdan gelen grupla yukarıdan gelen grubun arasında kaşarlı tost olduk. Bu arbededen sıyrılıp ana caddeye nasıl çıktığımızı bilmiyorum. Yıldız caddesi boyunca yukarıya ağlaya ağlaya koşuyoruz.

-Rukud rukud (koş) yaa ahî!

Soluğu Ertuğrul Tekke Camii’nde aldık. Buranın ismi Ertuğrul Fırkateyni’nden mi yoksa Ertuğrul Gazi’den mi geliyor bilemiyorum. II. Abdülhamid yine bir taşla iki kuş vurmaya çalışmış olabilir.

Elimizi yüzümüzü şadırvanda yıkayıp yanan genzimizi suyla biraz serinlettik. Gaz bombalarının tesirinin artık hissedilmediği Yıldız Sarayı’na kadar güler misin, ağlar mısın? Hamidiye (Yıldız) Camii’nden gök kubbeyi seyrettik. Aşağısını duman bulutu kaplamıştı. Mevlam yardım etti de gecikmeli de olsa bir otobüse atlayıp kütüphaneye dönmek nasip oldu.

Abdülsettar otobüste sürekli tekerleme gibi Arapça şu sözleri tekrarlıyordu: “kanabil musile liddumu’” (göz yaşartan bomba). Otobüste asıl meseleyi öğrendik. Beşiktaş ve Gençlerbirliği’nin maçı varmış bugün. Ve bu maç İnönü Stadyumu’nun son maçıymış.

Sabah, kursta Arapça hocası "Arapça hikaye anlat Mustafa" dedi. Ödevimi yapmadığımdan başladım dün yaşadıklarımı anlatmaya. Herkes güldü. Hoca, "ne işin var orada Mustafa, hani sen kuretül kadem seyretmekten (futbol) hoşlanmazdın" dedi. "Doğru ama dedim, bu iş ciddi gibi ..."

Kimse dinlemedi.

Bu arada bizim üniversite uluslararası bir sempozyuma ev sahipliği yaptı. Üç gün boyunca Osmanlı İstanbul’u, Fatih ve fetih konuşuldu. Dünyanın çeşitli yerlerinden önemli hocalar tebliğler sundular. Ben de görevliydim. Cemal Reşit Rey’de şaşaalı bir açılış oldu.

Bir de televizyon programına çıktık. Ben daha önceden televizyona hiç çıkmamıştım. Herkes İstanbul’daki AVM’lere, rezidanslara, çarpık yapılanmaya, köprülere ateş püskürdü. Yavuz Sultan Selim katil miydi değil miydi? Bana sorsalardı, bizim Yunus Paşa’yı öldürdüğü için köprüye isminin verilmesine pek razı olmazdım. Taraklı’da bir Yunus Paşamız var, başka neyimiz var? Yine de tarihçi değiliz haddimize düşmez!

İki liberal aydın kurulmuş serkisof saat gibi muhalefet damarından çalıyordu. Ayasofya’nın durumunu da konuştular. Liberal aydınlardan biri, "ha camii ha kilise ha müze ben bunları aştım" dedi. Diğer liberal onu destekleyerek, "Atatürk iyi ki müze yaptı" dedi. Bizim hoca ise "zaten Ayasofya’nın bir kısmında namaz kılınıyor, bir problem yok" dedi.

Üniversitenin öğrencileri sorular sordu. Hatta zihniyet ve kapitalizm açısından şehri sorgulayanlar bile çıktı. Fakat sorular karşıya sütun gibi gidiyor, tuz buz olup paramparça dağılıyordu. Anladım ki kamera denen şey karşısına ne çıksa buharlaştırıyordu. Babanın ismini söylesen, kamera onu da değiştirip başka bir şeye dönüştürürdü.

Ben kimim, bu insanlar kim, bu şehir neresi diye sora sora geceyi üç buçuk yaptık. Dişlerimi sıktım, hiç konuşmadım. Benim için kolay olmadı bu. Sözlerim, öfkem karnımda taş gibi kaldı. Zaten anama da gözükemedik ekrandan...

Bizim Yunuspaşa Çarşısı’nda kesilen Dut Ağacı'na iki kişi çok üzüldü. Biri ben, biri merhum Saatçi Hacı Nevzat. Kaç kez: “sen burada olsaydın bunu yapamazlardı” dediydi. Halbuki üstüne baz istasyonu kurulan Karşımahalle'nin Sarıkız'ı hakkında yazı yazmanın dışında bir şey mi yapabilmiştim?

Üsküdar’a çiğköfte yemeğe indim. Kızlı erkekli maskeli gençler de çiğ köfte yediler yanımdaki masada. Dondurmacıya gittim. Orada da maskeli gençler oturmuş ne yapacaklarına dair planlar kuruyorlardı.

Şimdi daha çok çocuklardan, gençlerden, kızlardan oluşan bir grubun geceleri caddelerden bağıra bağıra dağınık düzen geçtiğini görüyorum. Apartmanların pencerelerinden sarkan insanlar, tencere ve tavaların armonisinde oluşan havaya tempo tutuyor. Islıklar, kornalar…

Bisikletli bir kızın kulaklığından hafif caz müziğinin eşliğinde gelen muhalefet, parmağındaki zilde açığa çıkıyor... zır zır zır....

Sabahleyin kurs da tatil edilmiş. Tezahürat, muzâharat’a dönüştü mü dersiniz?


#
Mustafa Özbilge Mustafa Özbilge editor

YAZARIN SON YAZILARI

Uçmak

Uçmak

Mustafa Özbilge'nin "Uçmak" şiiri
Seçimi Kararsızlar mı Belirleyecek? (23)

Seçimi Kararsızlar mı Belirleyecek? (23)

Türk milleti, en kararlı olduğu dilinde bile bî-karar duruma düşürülmüştür. Dilinde bî-karar kılınan bir milletin ise hiçbir alanda istikrârı temin etmesi mümkün görünmemektedir.
Kardanadam

Kardanadam

...
Taraklı'nın İstiklâl Madalyaları (22)

Taraklı'nın İstiklâl Madalyaları (22)

İstiklal Marşında ifadesini bulan "en son ocak" apartman dairesinden tütmeyecektir.
Belediye Başkanları Muhtar Olabilecekler mi? (21)

Belediye Başkanları Muhtar Olabilecekler mi? (21)

Kararsızlığın, belirsizliğin hâkim olduğu anlarda dahi onların uykuları; kilitlenmiş "hayır" kapılarını açabilen istihâre uykusudur.
Şeytan Boşaltır

Şeytan Boşaltır

...

GENEL BİLGİLER

Taraklı

Taraklı

Taraklı Nerede, Taraklı'nın tarihi ve coğrafi özellikleri
Taraklı Otobüs Saatleri

Taraklı Otobüs Saatleri

Taraklı - Sakarya Otobüs Kalkış Saatleri
Taraklı'da Gezilecek Yerler

Taraklı'da Gezilecek Yerler

Taraklı'ya geldiğinizde gezilecek yerler neresidir? Taraklı'nın en popüler gezilecek yerleri yazımızda.
Taraklı Termal Turizmi

Taraklı Termal Turizmi

Taraklı'da termal turizmi, Türkiye'deki belli başlı noktalardan biri haline gelmiştir.