Mustafa Özbilge Mustafa Özbilge Dıngılım

Kaybolan Taraklı: Yaşayan Ölü (9)

Taraklı, Kaybın Kazancı, Kazancın Gaybı, Yaşayan Ölü

İstanbul'da akademik çalışmalarda bulunan bir vakfın mütevelli üyelerinden biriyle geçtiğimiz haftalarda Taraklı'da bir kahvehanede buluşup sohbet ettik. Aynı zamanda bir şirketin ortaklarından olan misafirim, Taraklı'nın gerek tarihi evleri gerekse termal turizmle yakaladığı ekonomik hareketliliğe dikkat çekti.

Taraklı'nın tabiî ve mahallî korunmuşluğunun (bâkirlik) altını çizmesi, zihnimde muhatabıma karşı şu soruyu şekillendirdi: "Övgüyle bahsetmiş olduğunuz bu gelişme, Taraklı'nın önceki dönemlerinden kalan gelişmemişliği sebebiyle değil midir? "

Şu gördüğümüz Türk evi, Taraklı'ya göre epeyi gelişmiş komşu ilçe Geyve'de olsaydı kalır mıydı? Şu bahçeler, hâlâ yerinde duruyorsa buranın geçmiş "kaybıyla" (İstanbul-Ankara yol güzergâhının değişmesiyle) alakalı değil midir? Taraklı'nın bugünkü kazancının, dünün kayıplarından/kazanamamışlığından beslendiğini söyleyemez miyiz?

Gebze'deki Çoban Mustafapaşa Camii ile İnegöl'deki İshakpaşa Camii o ilçelerin nefes alınabilir son izleri artık; Taraklı'daki Yunuspaşa Camii ise bir bütünün parçası olarak duruyor. O olmasa da Taraklı, yaşanabilir sokakları ve mahalleleriyle mevcut. Dolayısıyla buranın her yerinde nefes alabilme imkânı var. Gebze'yle İnegöl ise kazancı, bir noktadan sonra kaybına sebep olmuş kanserli yerlerdir. Tıpkı İstanbul gibi...

Taraklı, şimdilerde kaybı, kazanca dönüştürme kaderini yaşıyor. "Kayb"ını hızla "kazanca" dönüştürüyor. Peki bundan sonrasında kazancını "kayb"a mı yoksa "gayb"a mı dönüştürecek?

Dün Taraklı'da üç bin liraya satamadığın bahçen, bugün otuz bin lira ediyorsa kayıptan (zarar) kazanca yükseliyorsun. Ancak bahçeni kötüye hizmet ettirecek kimselere bile bile satıyorsan "gayb"ı bir tarafa bırakarak "kaybediyorsun."

Evet, kazancın bir yerde kayıp, kaybın bir yerde kazanç, ancak her hâl u kârda ikisinin de gayb'a matuf olduklarını düşünebilmek amacıyla "Kur'ân'dan Türkçe'ye, Türkçeden Kur'ân'a Kelimeler" başlıklı yazılarımızın dokuzuncusu olacak gayb kelimesine eğiliyoruz.

Gayb kelimesi sözlükte "göz önünde olmayan, duyular çevresine girmeyen, gözle görülemeyen, gizli olan şey, hal ve keyfiyet; gözle görülemeyen manevi âlem, gayb âlemi manalarına gelmektedir. "Gayb âlemi de tasavvufta madde âleminin ötesindeki âlem olarak isimlendirilir. Kelimenin çoğulu ise guyûb'dur.

"Kur’ân, âlemde insan tarafından müşahede edilen her şeyin görünen yönünün, bilinen fonksiyonunun ötesinde görünmeyen ve bilinmeyen bir metafizik cephesinin de bulunduğunu haber vermektedir. Kur’ân, insanların gaybla olumlu ilişki içinde bulunanlarına mümin, olumsuz olanlarına ise kâfir demektedir."

"Kâfirler, her şeyi dünya âlemi ve fizikî çevre ile sınırlı görürler. Halbuki Kur’ân’ın gayb telakkisi insanın dünya hayatı ve ahlâk anlayışıyla sıkı sıkıya bağlantılıdır. Bu dünyada yapılan her işin gaybî âlemin bir bölümünü oluşturan âhiretle çok yakın münasebeti vardır. Mümin, âhiret sorumluluğuna ve gaybî murakabeye inanır, davranışlarını da buna göre düzenlerse İslâm’ın öngördüğü ahlâkî seviyeye ulaşır."

Bakara sûresi 2. âyette müminlerin bir vasfı olarak gayb kelimesi şöyle geçer:

"Ellezîne yu’minûne bil gaybi ve yukîmûnes salâte ve mimmâ razaknâhum yunfikûne"

(Onlar gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiğimizden de Allah yolunda harcarlar)

Kelime, Meryem sûresi 44. âyette, Hz. Muhammed (a.s)e geçmiş kavimlerle alâkalı verilen gayb haberleri manasında şöyle geçmektedir:

"Zâlike min enbâil gaybi nûhîhi ileyke, ve mâ kunte ledeyhim iz yulkûne eklâmehum eyyuhum yekfulu meryeme, ve mâ kunte ledeyhim iz yahtesımûne"

(Ey Muhammed, bunlar sana vahyettiğimiz, görünmez âlemin/gayb haberlerindendir. Meryem'e hangisi kefil olacak diye kur'a oklarını atarlarken sen onların yanında değildin; birbirleriyle çekiştikleri zaman da sen yanlarında değildin)

Kaynaklar, "gaybı, sadece Allah’ın bildiği ve O’nun bildirdikleri tarafından bilinebilen şeklinde iki kısma ayırmaktadır. Gaybın birinci kısmına 'mutlak gayb' ikincisine de 'izafî gayb' denilmektedir."

Tevbe sûresi 78. âyette gayb'ın çoğulu olan guyûb geçmektedir.

"E lem ya’lemû ennallâhe ya’lemu sırrahum ve necvâhum ve ennallâhe allâmul guyûbi"

(Allah’ın, içlerinde gizlediklerini ve fısıltılarını bildiğini ve Allah’ın gaybleri çok iyi bilen olduğunu bilmediler mi? )

Gayb kelimesi Fuzûlî'nin bir beytinde şöyle geçer:

Hîç kim bilmedi tahkîk ile ağzım sırrın

Sırr-ı gaybı ne bilür kimse Hudâ'dan gayrı

(Hiçbir kimse, hakikatine erişmek için, çalışarak ağzının sırrını bilmedi. Allah'tan başka kimse bilmez. Gaybı ancak Allah bilir.)

Kelime, Mehmet Âkif'in Safahat'ında Ziya Paşa'ya da atıfla kinayeli bir manada kullanılmıştır:

"Hürriyeti aldık!" dediler, gaybe inandık;

"Eyvah, bu bâzîçede bizler yine yandık!"

Gâib kelimesi de gayb'dan türemiştir. "Göz önünde olmayan şey, gözle görünmeyen âlem, üçüncü şahıs" anlamlarına gelen kelime, gâibâne olarak kullanılırsa "görünmeyerek" manasına gelir. Neml sûresi 75. âyette müennes şekliyle şöyle geçer:

"Ve mâ min gâibetin fîs semâi vel ardı illâ fî kitâbin mubînin"

(Gökte ve yerde gâib/gizli hiçbir şey yoktur ki apaçık bir Kitap’ta, Levh-i Mahfuz’da olmasın)

Ben şâirim, gâibi kurcalayan çilingir;
Canlı cenazelerin başında Münker-Nekir...

(Necip Fâzıl Kısakürek)

Yüzüne medhedeni sanma dost bir ben isem

Yolunda medhini gör gâibâne kim söyler

(Bağdatlı Rûhî)

(Seni yüzüne karşı övenlerden biri ben isem inanma / Senin yolunda seni gizlice öveni gör)

Kayıp kelimesi de lisanımıza gayb'dan gelmiştir. "Ortadan kalkan ve ne olduğu bilinmeyen şey veya kimse, yitik, gâip; elden çıkma zâyi olma" manasına gelen kelimenin "etmek" ve "olmak" fiilleriyle beraber birleşik fiil olarak kullanımları Türkçede çok geniştir.

Yürü gölgen seni uğurlamakta

Küçülüp küçülüp kaybol ırakta

(Necip F. Kısakürek)

Mevlâna'nın Mesnevî'sinde geçen şu hikaye, kayıp ve gayb kelimelerini birlikte düşünmek noktasında belki bu yazıda anlatmaya çalıştığımızı bütünüyle özetleyebilir:

"Bir kadın vardı. Her yıl bir çocuk doğururdu. Fakat çocuk altı aydan fazla yaşamazdı. Kadın feryad ederek dedi ki: 'Ya Rabbi, bu çocuklar bana dokuz ay yük oluyor, üç aycağız da ferahlık veriyor. Bana verdiğin nimet eleğimsağmadan da tez geçip gidiyor!'

Bu suretle tam yirmi oğlu öldü, ciğerine bir yaman ateştir düştü. Nihayet bir gece o kadına rüyasında yemyeşil cenneti gösterdiler. Kadıncağız cenneti görüp mest oldu. Köşkün birinde adının yazılı olduğunu gördü, o âşık orasını kendinin sandı. Sonra ona dediler ki:

'Bu nimet canını feda etmede doğru olan ve bu fedakarlıkta doğruluktan ayrılmayan kişinindir. Bir hayli hizmet etmek gerek ki sen de bu kuşluk kahvaltısından yiyesin! Fakat sen Allah'a sığınmada tembellik ediyorsun. Allah da ona karşılık olarak sana o musibetleri verdi.'

Kadın, 'Ya Rabbi, yüz yıl hatta daha fazla bir müddet benden kan dök, evlatlarımı öldür... razıyım.' dedi.

Yavaş yavaş o bahçeye girince bütün çocuklarını orada gördü de dedi ki:

'Ya Rabbi, ben kaybettim ama sen kaybetmemişsin!'

Evet... İnsan, gaybi gören göze mâlik olmadıkça insan olamaz. Sen istemezsin, sebep olamazsın ama burnun kanar... derken ateşin geçer, kurtulursun.

Her meyvanın içi, kabuğundan iyidir. Teni de kabuk, sevgiyi iç bil! İnsan, pek lâtif bir içe maliktir. İnsansan bir an olsun onu ara."

Nîsâ sûresi 34. âyette gayb kelimesi, kadının koruması gerektiği mahremiyeti manasında geçmektedir:

"Fes sâlihâtu kânitâtun hâfizâtun lil gaybi bi mâ hafizallâhu"

(Dürüst ve erdemli kadınlar, gerçekten Allahın korunmasını buyurduğu mahremiyeti koruyan sadık ve itaatkar kadınlardır)

Türkçede kullandığımız gıybet kelimesi de gayb kökünden gelmektedir. "Bir kimsenin arkasından aleyhinde bulunma, duyacağı zaman üzüleceği bir sözü arkasından söyleme, çekiştirme, koğuculuk" manasındaki bu kelime; Hucurât sûresi 12. âyette çekimli fiil olarak geçmektedir:

"Yâ eyyyuhâllezîne âmenûctenibû kesîran minez zanni, inne ba’daz zanni ismun, ve lâ tecessesû ve lâ yagteb ba’dukum ba’dan, e yuhıbbu ehadukum en ye’kule lahme ahîhi meyten fe kerihtumûhu, vettekullâhe, innallâhe tevvâbun rahîmun"

(Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir)

Karacaoğlan'ın ve Âlî Mustafa Efendi'nin mısralarında gıybet kelimesi şöyle geçer:

"Benim yârim bana yalan söylemez

Söylerse de gıybetimi eylemez"

"Meclis oldur ki anda tâat ola

Ne mesâvî (kötülükler) ola ne gıybet ola"

Gıyab, gıyâbî, gıyâben kelimeleri de müşterek kökene sahiptir. Gıyab: hazır bulunmama, göz önünde olmama; gıyâbî: Bir kimsenin gıyâbında olan, kendisi mevcut olmadığı halde hakkında verilen hüküm (karşıtı vicâhî); gıyâben: kendi yokken gıyâbında; görmeden başkalarından duyarak.

Türkçede kullandığımız gaybet kelimesi de gayb kökünden türemiştir. "Hazır olmama, meydanda bulunmama, görünmeme; gıybet; tasavvufta kalbe gelen feyiz ve tecellinin çokluğu sebebiyle maddiyat âlemine ait hallere karşı duyarlığı kaybetme durumu" gibi anlamlara gelir. İsmail Ankaravî: Gaybet eşyadan gâib, Hak’la hâzır olmağa derler” demiştir. Kavram, "İsnâaşeriyye inancında görülen, on ikinci imamın ölmeden insanlar arasından ayrılıp gizlenmesi mânasında bir terim" olarak da kullanılmaktadır.

Kelime dip, derinlik manasında gayâbet olarak Yûsuf sûresi 15. âyette geçmektedir:

"Fe lemmâ zehebû bihî ve ecmeû en yec’alûhu fî gayâbetil cubbi, ve evhaynâ ileyhi le tunebbiennehum bi emrihim hâzâ ve hum lâ yeş’urûne"

(Yûsuf’u götürüp kuyunun dibine bırakmaya karar verdikleri zaman biz de ona, “Andolsun, senin Yûsuf olduğunun farkında değillerken onların bu işlerini sen kendilerine haber vereceksin” diye vahyettik)

Kelime Fuzûlî'nin bir beytinde şöyle geçmektedir:

Yüzünü gözgüye gaybetde ohşadan gâfil

Dokunsa yüz yüze olmaz mı ara yerde hacil

(Yüzün ayna karşısında değilken onu aynaya benzeten gâfil, sen aynaya bakınca yani ayna ile yüz yüze gelince ara yerde utanıp kalmaz mı? )

Gaybûbet kelimesinin kökü de gayb'dır. "Göz önünde olmama, hazır ve görünürde bulunmama, başka yerde bulunma" manasına gelir.

"Bahtiyar addolunmasın mı o insan ki gaybûbeti millettaşı olmayan insanları da müteessir eder." (Muallim Nâci)

Vahşi hayvanların yaşadığı sık orman için kullanılan gâbe kelimesi de (sonu kapalı te) gayb ile kökteştir. Böyle sık ormanların gizlenmeye müsait yerler olduğunu da göz önünde bulundurursak aradaki ilişkiyi daha iyi fark edebiliriz.

Şinâsi'nin bir mısraında kelime şöyle geçer:

İstimâ etse böbür heybet-i şîrânemi ger

Gâbe-i kûh-ı bekâda ol dem lerzân

(Eğer aslan gibi olan heybetimi vahşi böbür/kaplan görse o an ebedilik dağının ormanında titrer)

"Beş duyu ile bilinemeyen gizli ve görünmez şeyler, hâller, ilâhî sırlar manasındaki Mugayyeb ve çoğulu mugayyebat kelimeleri ile gözden kaybolma manasındaki tagayyüb kelimesi de gayb kökünden gelmektedir. Mugayyebât-ı hamse (beş bilinmeyen şey) denilen: Kıyametin ilmi, yağmurun yağışı, ceninin keyfiyeti, kişinin yarın ne kazanacağı, kişinin nerede öleceği gibi hadîs-i şerifte bahsedilen hususlar da mefâtihu'l gayb (gaybın anahtarları) kavramı üzerinden Kur'ân-ı Kerîm'deki çeşitli âyetlere dayandırılarak (En'âm 50-59 ve Lokman 34) yorumlanmıştır.

Yazının başında bahsetmiş olduğumuz Taraklı, ölümü ve hayatı bütün mekânlarında iç içe yaşamayı geçmişinden bugüne tevarüs edebilmiş bir Türk beldesidir. Görünenle görünmeyenin (şehâdet-gayb) birliğini ifade eden yaşayan-ölü... Biri dünyayı, diğeri âhireti gösteren; yengeci ölüm, yaşamı yelkovan olan alaturka saat.

Gayba iman, dünyaya tutulmuşluğa karşı, öteye uzanacak anahtardır. Bildiklerimizin sınırlı olduğunu bilmek, bize yeni bir bilme kapısı açar. Gâibin hakkında gıybet yapılarak geçen dünya hayatı, bizi gâbe'de (ormanda) vahşi hayvanlara ancak yem kılıyor.

Kimin gıyâbında ne dediğine bakmaksızın Hakla hâzır olan, gaybetle tevhide yol alan istikamet ehline bakmalı önce. Bu hayatta tagayyüb eden hiçbir şey yok olmuyor, sadece kayboluyor; Allah'a malum olan gayb oluyor.

Türkler, yitiğine kayıp yani gayb diyen bir millettir. Çünkü elinden çıkan her ne ise allâmul guyûb'un onu gaybden çıkarıp verdiği gibi yine gaybe avdet ettireceğini bilir. Bu, her noktada haddini bilmektir. Kazancın da kaybın da gayba munkalip olduğunu bilmektir.


#
Mustafa Özbilge Mustafa Özbilge editor

YAZARIN SON YAZILARI

Uçmak

Uçmak

Mustafa Özbilge'nin "Uçmak" şiiri
Seçimi Kararsızlar mı Belirleyecek? (23)

Seçimi Kararsızlar mı Belirleyecek? (23)

Türk milleti, en kararlı olduğu dilinde bile bî-karar duruma düşürülmüştür. Dilinde bî-karar kılınan bir milletin ise hiçbir alanda istikrârı temin etmesi mümkün görünmemektedir.
Kardanadam

Kardanadam

...
Taraklı'nın İstiklâl Madalyaları (22)

Taraklı'nın İstiklâl Madalyaları (22)

İstiklal Marşında ifadesini bulan "en son ocak" apartman dairesinden tütmeyecektir.
Belediye Başkanları Muhtar Olabilecekler mi? (21)

Belediye Başkanları Muhtar Olabilecekler mi? (21)

Kararsızlığın, belirsizliğin hâkim olduğu anlarda dahi onların uykuları; kilitlenmiş "hayır" kapılarını açabilen istihâre uykusudur.
Şeytan Boşaltır

Şeytan Boşaltır

...

GENEL BİLGİLER

Taraklı

Taraklı

Taraklı Nerede, Taraklı'nın tarihi ve coğrafi özellikleri
Taraklı Otobüs Saatleri

Taraklı Otobüs Saatleri

Taraklı - Sakarya Otobüs Kalkış Saatleri
Taraklı'da Gezilecek Yerler

Taraklı'da Gezilecek Yerler

Taraklı'ya geldiğinizde gezilecek yerler neresidir? Taraklı'nın en popüler gezilecek yerleri yazımızda.
Taraklı Termal Turizmi

Taraklı Termal Turizmi

Taraklı'da termal turizmi, Türkiye'deki belli başlı noktalardan biri haline gelmiştir.