Mustafa Özbilge Mustafa Özbilge Dıngılım

Taraklı'nın İstiklâl Madalyaları (22)

İstiklal Marşında ifadesini bulan "en son ocak" apartman dairesinden tütmeyecektir.

8. sınıfların bu seneki Türkçe ders kitabında, Ârif Nihat Asya'nın "İstiklâl Madalyası" isimli metni yer alıyor. Mukaddes emanetlere maddi bir değer biçilemeyeceğine dâir yazılmış bu metni, sınıfta iki kez okuduk. Öğrencilere, ilk dersin sonunda "istiklâl" kelimesinin manasını sordum. Tahtaya, "istiklâl" ve "müstakil" kelimelerini Latin harfleriyle alt alta yazarak bu iki kelimeyi ikinci derse kadar birlikte düşünün dedim.

İkinci derse girdiğimde, kelimeleri telaffuz ederken kulağa benzer seslerin geldiğini fark etmişti çocuklar; ancak anlam yönünden iki kelime arasında herhangi bir bağ kurulamamıştı. Bu defa Latin harflerinin karşısına, iki kelimeyi de Türk harfleriyle yazdım. İmam Hatip öğrencileri bu defa sadece ses açısından değil, şekil açısından da kelimeler arasındaki yakınlığı fark etmişlerdi.

Şimdi mana zâviyesinden iki kelimeyi karşılaştırmak kalmıştı. Ekseriyeti köylerden gelen bu çocuklara evlerinin; site, daire veya apartman diyebileceğimiz konutlardan olup olmadığını sordum. Doğal olarak müstakil evlerde oturduklarını söylediler. Altında-üstünde, sağında-solunda kimseye bağlı olmayan küçük; ama kayıtsız, müstakil meskenlerden konuştuk.

Gerçi küçüklük de kayıtsızlık da izâfîdir. Bir apartmandan küçüktü onların müstakil evleri; fakat hasıllığı, kümesi, sofası, kileriyle 2+1 veya 3+1 olan birçok daireden geniş ve ferahtı. Ne birbirine söven karı koca sesleri duyulurdu yan odadan, ne de hanım ablanın müzik sesi yukarıdan... Kimseye tâbi ve bağlı değildi bu müstakil evler; istiklâllerini hâlâ koruyabilmekteydiler.

Kayıtsızlık denilen şey, lâkaytlık anlamına gelmez müstakil evlerde. Bir müstakil ev; mahalleye, sokağa, konu komşuya, hayvan ve nebâta ne kadar ilgiliyse kendi içinde o kadar güçlü ve muhtardır. Komşuların birbirleriyle tesis ettiği alâka, zorunlu bir katlanma değil; irâdî bir tercihtir. Bütün müstakil evler, hürriyetini yazılı olmayan bir mukavelenin kabulü üzere yaşarlar.

Apartmanda yaşayıp karşı dairedeki cenazeye lâkaytlığınız, belediye ekiplerinin cenaze muamelatındaki mükemmelliği sebebiyle cenaze sahipleri tarafından bir eksiklik olarak görülmez; ancak müstakil evlerin bulunduğu bir mahalleden çıkan cenazeyi, insanlar birbirlerinin yüzlerinden okunan kederle, yarışırcasına ortaya konulan hizmetle takip ederler.

Düğün de böyledir, yas da.

Öğrencilerle ev bahsini burada tamamlayıp istiklâl kavramına gelmiştik. İstiklâl kelimesi, kendisiyle aynı kökten türeyen diğer kelimelerle, tabii ki İstiklâl Harbi ve İstiklâl Marşı ile ilişkilendirilip anlamlandırılmaya çalışılırken ön sıradan bir öğrenci elini kaldırıp:

"Bizim evde istiklâl madalyası var hocam!" dedi. "Getirebilir misin? " dedim. Bir dahaki derse kırmızı kurdeleli istiklâl madalyası sınıfımızdaydı.

Öğrencinin büyük dedesinden kalan pirinçten yapılmış, kırmızı kurdeleli istiklâl madalyası, elden ele sınıfta dolaştırılıyordu. Madalyanın bir yüzünde: arkasından güneş doğan Büyük Millet Meclisi, meclisin iki tarafında camii, iki öküzün çektiği kağnı ve yanında bir Türk kadını... vardı. Arka yüzünde ise madalyayı çevreleyen ay ve yıldız, ortasında Misak-ı Milli haritası, bir yıldızla gösterilen Ankara'dan Misak-ı Milli'ye dağılan ışık huzmeleri ve teşrinisâni 1338 tarihi...

Çocuklar bir gün önce Ârif Nihat Asya'dan okudukları mukaddes emanetlere maddi değer biçmenin hadsizliğini, Mushaf almak için girilen kitapçıya; kaç para değil, bunun hediyesi ne kadar, demeyi öğrenmiş olmalarına rağmen bir anda her şeyi unutmuşçasına, istiklâl madalyasının kaç para edeceğini soruşturuyorlardı kendi aralarında.

Öyle ya... Mevcut sistemin içerisinde kendini muktedir zanneden bütün hükümetler; başlarına hangi siyasi ve ideolojik sıfatları, külahları yakıştırırlarsa yakıştırsınlar, dünya sisteminin istediği bireyler olarak yetiştirilmiştik ve elân yetiştirilmeye de devam etmekteydik. Tıpkı müstakil Türk evleri ile meşhur Bursa'nın tam ortasına hançercesine saplanmış TOKİ'ye müsaade eden ve yapan zihniyetlerin yetiştirildiği şartlarda...

Şimdi haber bültenlerinde bu kazıkları buraya kimin diktiği, nasıl diktiği konuşuluyor, hemen yıkılması gerektiğine dâir mugâlatalar havada uçuşuyor. Öyleyse bu yazı vesilesiyle istiklâl madalyasını haraç mezat satmak anlayışıyla İstiklâl Harbi'nde Yunan işgâline uğramış Bursa'ya, istiklâli sonrası düşmanın dahi yapamayacağı şeyin kendi ellerimizle nasıl yapılabildiği arasında elbette bir ilişki kurma hakkımız mevcuttur.

İstiklâli, esaret finansmanıyla takas etmeyi keşfetmiş cin fikirlilerin ifşâsı, ancak Türkçenin Kur'ân-ı Kerîm ile olan münasebetinin hatırlanmasıyla bir anlam ifade edebilir. Yoksa hırsıza, pişkince işini bilen denmeye devam edilecektir.

"Kur'ân'dan Türkçe'ye, Türkçeden Kur'ân'a Kelimeler" başlıklı yazılarımızdan yirmi ikincisi olacak bu yazı "istiklâl" kelimesine bu düşüncelerle eğilmektedir.

İstiklâl kelimesi sözlükte: "Maddî veya manevî bakımdan kimseye bağlı ve tâbi olmama, kimsenin buyruğu altında bulunmama, bağımsızlık" manalarına gelmektedir. (Kelimenin bu manasının Türkçede türetilmiş olduğuna dâir iddialar mevcuttur.) Kelime, Mehmet Âkif'in yazdığı İstiklâl Marşı'nda ve Nedim'in bir mısraında şöyle geçmektedir.

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!
Kahraman ırkıma bir gül... Ne bu şiddet bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl;
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl.

Devlet-i ulyâda üç hâlet ki vardır onları
Hak fakat bir fırka-i vâlâya erzân eyledi
Biri istiklâl ü biri mülk ü biri imtidâd
Bu üçü bu devleti mümtâz-ı akrân eyledi

(Yüce devlette üç hâl vardır ki onları / Hak yüksek bir fırkaya uygun eyledi / Biri istiklâl, biri memleket, biri uzun ömür / Bu üçü bu devleti eşsiz eyledi)

Müstakîl kelimesi de aynı kök üzere türemiştir. "Bağımsız; bir şeyle ilgisi, bağı, bağlantısı olmayan; bilhassa, özellikle, sırf, müstakillen" manalarına gelen kelime, Edirneli Nazmî'nin bir beytinde şöyle geçer:

Sen bu güzellikle hüsn ü bahâ milketine
Müstakil
şehsin efendi dahı yok müşterekün

(Sen bu güzellikle zarâfet, iyilik ve güzellik ülkesine / Ortağı olmayan müstakil şahsın efendi)

"Çok olmayan, az" manasındaki kalîl kelimesi de aynı kök üzeredir. Zıddı, kesir/çok olan bu kelime, Nisâ sûresi 77. âyette şöyle geçer:

"Kul metâud dunyâ kalîlun, vel âhıratu hayrun li menittekâ ve lâ tuzlemûne fetîlen"

(De ki: dünya geçimliği azdır. Ahiret, Allah’a karşı gelmekten sakınan kimse için daha hayırlıdır. Size kıl kadar haksızlık edilmez)

Kelime, Edirneli Nazmî'nin bir beytinde şöyle geçer:

Fakr derdini bilen fakr çekendür ancak
Çekmeyen şöyle sanur anı ki bir şey-i kalîl

(Yoksulluğun, fakirliğin derdini, ancak onu çeken bilir / Bu derdi çekmeyen, onu küçük bir şey sanır)

Şâir Nedim'in, geçmişte hüküm sürmüş devletlerden bahsettiği mısralarında kalîl kelimesi, müstakil kelimesiyle birlikte kullanılmıştır:

Müstakil olmadı kimi kiminin vakti kalîl
Kimisi âzâdelik ısdâr-ı fermân eyledi

(Kimi müstakil, bağımsız olmadı, kiminin ömrü azdı / Kimisi serbestlik fermânı çıkardı)

Zıddı kesret olan "azlık" manasındaki kıllet kelimesi de aynı kök üzere türemiştir. Kelime: "Nadir olma, kıtlık, nedret" manalarına da gelmektedir. Kelime, Edirneli Nazmî'nin bir beytinde şöyle geçer:

Cihân câhınun şöhreti kesret-ile
Hemîn kıllet-i ‘akl-ıla kurı gavgâ

(Dünya makamının şöhreti çokluk ile / Her zaman akıl kıtlığı ile kuru kavgadır)

"Çok az, en aşağı" manasındaki akal/ekal; "azınlık" manasındaki ekalliyet/akalliyet kelimeleri de aynı kök üzeredir. Kehf sûresi 39. âyette kelime şöyle geçer:

"Ve lev lâ iz dehalte cenneteke kulte mâ şâallâhu lâ kuvvete illâ billâhi, in terani ene ekalle minke mâlen ve veleden"

(Bağına girdiğin zaman: Mâşâallah (Allâh dilemiş de olmuş), kuvvet yalnız Allâh iledir! demen gerekmez miydi? Gerçi sen beni malca ve evlâtça senden az görüyorsun)

Edirneli Nazmî'nin bir beytinde akal kelimesi, kıllet ile birlikte kullanılır:

‘Âkil oldurur ki tutub kendini her şeyden akall
Kıllet
ehliyile ola ülfeti anun ekser

(Akıllı kimse odur ki kendini her şeyden aşağı tutar / Çoğunlukla onun ahbaplık ettiği insanlar mütevazı, nâdir insanlardır)

"Azaltma, indirme" manasındaki taklîl kelimesi de aynı kök üzeredir. Kelime şâir Nâbî'nin bir beytinde şöyle geçer:

Bir nevâdan bir dıraht-i bârver eyler zuhûr
Hâk eder teshir devr-i cerh taklil ettiğin

(Bir çekirdekten bir meyveli ağaç ortaya çıkar / Çürüme zamanı gelince, toprak azalttığını büyüleyerek kendine çeker yani bu meyveler ve ağaç tekrar toprak olur)

Türkçede kullandığımız kule kelimesi de aynı kök üzere türetilmiştir. Çoğulu kulel olan bu kelime: "Dört köşe, çok köşeli veya yuvarlak yüksek binâ; köşk ve evlerin üst kısımlarındaki, her tarafı gören yüksek çıkıntı; cihannümâ; dağ tepesi, tepe" manalarına gelmektedir. "Kule kelimesinin eski metinlerde geçen asıl şekli de kulle'dir.

Kelime, sırasıyla Ümmî Sinân ve Azmizâde Hâletî'nin mısralarında şöyle geçmektedir:

Gün gibi âşkâredür ‘âşıklara tevhîd-i zât
Kulle
-i Kâf üzre turmış âdemin ‘Ankâsı var

(Allah'ın zâtının birliği âşıklara gün gibi açıktır / İnsanın da Kâf Dağı'nın tepesinde durmuş bekleyen Ankâ'sı, sevgilisi var)

Sûz-ı dilden başum üstünde benüm odlar yanar
Her şeb-i firkatde kim fikr-i serencâm eylerüm
Kulle
-i burc-ı bedende dem-be-dem âteş yakup
Leşker-i gam geldügin etrâfa i‘lâm eylerüm

(Gönül ıztırabından başımın üstünde ateşler yanar / Her ayrılık gecesi, âkıbeti düşünürüm / Beden kulesinin zirvesinde dâima ateş yakıp / Gam askerinin geldiğini etrafa duyururum)

Yukarıda çeşitli anlam ve şekillerini göstermeye çalıştığımız istiklâl kelimesine dâir merakımız, Enfal sûresi 43 ve 44. âyetlere dayanmaktadır.

"İz yurîkehumullâhu fî menâmike kalîlen, ve lev erâkehum kesîran le feşiltum ve le tenâza'tum fîl emri ve lâkinnallâhe selleme, innehu alîmun bi zâtis sudûri"

"Ve iz yurîkumûhum iziltekaytum fî a'yunikum kalîlen ve yukallilukum fî a'yunihim li yakdıyallâhu emren kâne mef'ûlen, ve ilâllâhi turceul umûru"

(Hani Allah sana onları uykunda az gösteriyordu. Eğer sana onları çok gösterseydi elbette gevşerdiniz ve o iş hakkında birbirinizle çekişirdiniz. Fakat Allah sizi bunlardan kurtardı. Çünkü O, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir)

(Hani karşılaştığınız zaman onları gözlerinize az gösteriyor, sizi de onların gözlerinde azaltıyordu ki Allah, olacak bir işi gerçekleştirsin. Bütün işler Allah’a döndürülür)

Bedir Harbi öncesi Resûlullah'a rüyasında düşman askerlerinin sayısının az/kalîl olduğu gösterilmişti. Müminler de karşılarındaki tam teçhizatlı müşrik ordusunu, artık Allah'ın Resûl'ünün nazarıyla görmekteydiler. Buna karşı 300 civarındaki Müslümanları, kendi çokluklarına aldanan 1000 kişilik müşrik ordusu da küçük görmekteydi. Halbuki tarih boyunca, "Nice az/kalîl bir topluluk, Allah'ın izniyle sayıca çok bir topluluğu yenmiştir."

İstiklâl, mü'minler için öyle karakteristik bir hususiyettir ki sayıca az/kalîl olsalar dahi düşmanı az gören bir müstakil yapıya sahip olduklarından, savaş meydanında o yapının tuğlaları gibi sırt sırta verebileceklerdir. Kendilerini sayıca çok ve büyük gören müşrikler ise müşterek bir yapının birbirlerinden kopuk sakinleri gibi dağılıp gitmeye mahkum olacaklardır.

İşte İstiklâl Marşı'nda bize söylenen, tıpkı Bedir'de olduğu gibi az sayıdaki imanlının, sayıca çok olana nasıl galebe çalacağıdır: "Garb'ın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar / Benim îman dolu göğsüm gibi serhaddim var."

İstiklâl Harbi, (kurtuluş/bağımsızlık savaşı değil) böyle izzetli bir kılletin/azlığın, çelik zırhlı bâtıl kesret/çokluk karşında ortaya koyduğu istiklâlinin dünyaya ilânıydı. Bu ilân aynı zamanda ekalliyetlerle Müslümanların bu topraklarda eşit olmadığının deliliydi. Zira Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'nun 2. maddesinde: "Türkiye Devletinin dini, Dini İslam'dır" yazmaktaydı.

Sonrasında 1928 yılında, anayasada bir değişiklik yapılarak Türkiye Cumhuriyeti'nin dini İslam'dır maddesi kaldırılmış, Türk milletinin müstakil yapısına halel getirilmişti. Böylece İslâm'ın bu topraklarda asırlarca tevhid ettiği hakikate âdeta çan kulelerinden müdahalelerde bulunulmuştu.

Şimdilerde ise bütün bunlar unutularak tarihe karşı umursamaz, aldatıcı, iki yüzlü bir rehavet rüzgârı estirilmektedir. Başta İstanbul olmak üzere şehirlerimiz, gökdelen denilen kulelerle çokluk kuruntusuna (tekâsüre) teslim edilmektedir. Müstakil evler ve bu evlerin olduğu mahalle hayatı yerle bir edilip buna bağlı millet hayatının en elverişli emniyet sahası olan aile müessesesi tırpanlanmakta; özgürlük, modern hayatın, yalancı insaf ve zehirli kıskacına bırakılmaktadır. Buradan bakıldığında İstiklal Marşında ifadesini bulan "en son ocak" apartman dairesinden tütmeyecektir.

Tarihte, Dini İslâm'a inanmanın kendisine üstünlük sağlayacağını bilmiş bu millet, kılletten/azlıktan yerinmemiş, çokluktan da çekinmemiştir. Türkler, müstakillen yaşamayı sürdürebilmiş olmasından dolayı bir İstiklâl Harbi verdi ve bizim bir İstiklâl Marşımız oldu. Bugün en büyük tehlike; iktisâdî, içtimâî ve siyâsî hayatımızda, müstakil bir hayatı yaşıyor olup olamadığımız sorusunun herhangi bir soru değerinin bulunmamasıdır.


#
Mustafa Özbilge Mustafa Özbilge editor

YAZARIN SON YAZILARI

Uçmak

Uçmak

Mustafa Özbilge'nin "Uçmak" şiiri
Seçimi Kararsızlar mı Belirleyecek? (23)

Seçimi Kararsızlar mı Belirleyecek? (23)

Türk milleti, en kararlı olduğu dilinde bile bî-karar duruma düşürülmüştür. Dilinde bî-karar kılınan bir milletin ise hiçbir alanda istikrârı temin etmesi mümkün görünmemektedir.
Kardanadam

Kardanadam

...
Belediye Başkanları Muhtar Olabilecekler mi? (21)

Belediye Başkanları Muhtar Olabilecekler mi? (21)

Kararsızlığın, belirsizliğin hâkim olduğu anlarda dahi onların uykuları; kilitlenmiş "hayır" kapılarını açabilen istihâre uykusudur.
Şeytan Boşaltır

Şeytan Boşaltır

...
Belkıs

Belkıs

...

GENEL BİLGİLER

Taraklı

Taraklı

Taraklı Nerede, Taraklı'nın tarihi ve coğrafi özellikleri
Taraklı Otobüs Saatleri

Taraklı Otobüs Saatleri

Taraklı - Sakarya Otobüs Kalkış Saatleri
Taraklı'da Gezilecek Yerler

Taraklı'da Gezilecek Yerler

Taraklı'ya geldiğinizde gezilecek yerler neresidir? Taraklı'nın en popüler gezilecek yerleri yazımızda.
Taraklı Termal Turizmi

Taraklı Termal Turizmi

Taraklı'da termal turizmi, Türkiye'deki belli başlı noktalardan biri haline gelmiştir.