Mustafa Özbilge Mustafa Özbilge Dıngılım

Kedi Pençesinde Bir Kelebek

'Eşyalarımızı, esvaplarımızı değiştirirken ruhlarımızı da değiştirmişti'

Tabiatın en tabiî renklerini en canlı üslûpta, pul kanatlarının rikkatinde taşıyan kelebekleri, yeni yetme pençeleriyle yakalamaya çalışan kedi enikleri, hoplaya zıplaya taştan taşa yuvarlanıyorlar.

Kelebeğin ahenkli dansını bir türlü anlayamayan kedi enikleri, az sonra son bulacak hayatın armonisine akort vermiş olmanın hazzını belki de hiçbir zaman alamayacaklar.

Çünkü sedef kanatlı bir kelebeği, pençeler arasında tutmak emeli, başka türlü düşünmeye imkan vermez.

Kapı önünde durmuş, bunları düşünürken çocukluk hikayelerimizden bir hikayeyi: Ömer Seyfettin'in Bahar ve Kelebekler hikayesini hatırlayıverdim.

"Beyaz kelelebek: saadete, talihe... Pembe kelebek: sıhhat ve âfiyete... Sarı kelebek: kedere, hastalığa... Siyah kelebek: felâkete, matem ve ölüme delâlet ederdi. Beyaz kelebek görünce talihimizin o sene açık olduğuna, mesut olacağımıza kail olurduk... Bahar çiçekleri altında beyaz kelebeğin altında semailer okurduk..."

Ne zaman okumuştum bu hikayeyi, ne kalmışmıştı bu hikayeden aklımda? İsminden başka hatırımda hiçbir şey yok. Hemen bulup yeniden okudum. Tasvirlerin dışındakiler, çocuk idrakimde pek yer bulamamış.

"Küçük salonun fes renginde kalın, ağır perdeli penceresinden dışarısı muhteşem, parlak bir suluboya levhası gibi görünüyordu. Saf mavi bir semâ... Çiçekli ağaçlar... Uyur gibi sessiz duran deniz... Karşı sahilde mor, farkolunmaz sisler üzerinde bir esatîr rüyâsının havaî hakikati gibi uçan martı sürüleri!"

"Pencerenin önündeki şişman koltuğa gayet zayıf, gayet sarı, gayet ihtiyar bir kadın oturmuştu. Bahara, hayata dargın gibi arkasını çevirmişti. Sönmüş gözleri köşelerdeki gölgelere karışıyordu. Karşısında, bir şezlonga uzanmış esmer, güzel bir kız, siyah maroken kaplı bir kitap okuyor. Pencereden çiçek, kır kokuları; deniz, dalga fısıltıları getiren tatlı bir nisan rüzgârı giriyordu."

Doksan yedi yaşındaki ihtiyar nine ile torununun torunu olan genç kız arasındaki diyaloglar üzerinden, Ömer seyfettin'in bu hikayesine biraz eğilelim.

Genç esmer kızı, yeni neslin son Türk kadınlarının o asla tatmin edilemeyecek olan ebedî kederiyle tavsif ediyor yazar.

-Okuduğun ne kızım?

-Bir roman.

-Neden bahsediyor?

-Hiç.

"Bu vücut işte hayatın baharı idi. Arkasındaki, görmek istemediği şu pencerenin dışarısındaki gürültülü, kokulu bahara niçin bu kadar yabancı duruyordu. Kendisini tehyic eden, mukavemet olunmaz bir gençlik arzusu veren, on yedi yaşında bir âşığın busesi kadar leziz, muharrik olan bu nisan rüzgarı niçin onun meçhul matemlerini örtmüyor, onun dudaklarında biraz tebessüm, gözlerinde biraz şûle uyandırmıyordu."

Tekrar sordu:

-Söyle yavrum o roman ne diyor?

"Genç kız büyük gözlerini kaldırdı. kitabı dizlerine indirdi. Nazik bir şive ile:

-Büyük anneciğim, Fransızca bir roman işte... dedi.

-Adı ne?

-Desenchantees...

-Ne demek?

-Sevinçten, saadetten mahrum kadınlar, demek.

-Onlar kimmiş?

-Biz... Türk kadınları...

...

-Sevinçten, saadetten mahrum kadınlar, Türk kadınları mı? -dedi-. Hayır- hayır! Türk kadınları asla sevinçten, saadetten mahrum değildiler. Sevinçten, saadetten mahrum olanlar sizsiniz. Şimdiki kadınlar... Siz yoruldunuz. Siz büyük annelerinize benzemediniz. Ah biz!... gençken ne kadar mesuttuk. Bahar, şu arkamdaki bahar bizi sevinçten deli ederdi. Şimdi siz bunları görmüyorsunuz, siz bu zehirleyici kitaplar üzerine düşüyor, kararıyor, soluyor, soluyor, hırçın, berbat, tahammül olunmaz bir mahluk oluyorsunuz.

...

-Peki söyleyiniz okumayayım da ne yapayım?

"Büyük nine düşünmeye başladı; evet, ne yapsın? Şimdi hakikaten her taraf hapishaneye dönmüştü. Seksen sene evvelki hayatı birden hatırladı; o vakit erkeklerden ayrı bir kadınlar âlemi vardı ki şimdi tamamiyle dağılmıştı. Bu âlem pek genişti. Kendilerine mahsus eğlenceleri, zevkleri vardı. Moda yoktu. Annelerinin esvaplarını kızlar giyer, büyük annelerinin mücevherlerini torunlar takardı. Sırmalı çedik papuçlar, kırmızı ferâceler..."

...

"Alafrangalık bir veba gibi içimize girmiş, dudaklarımızın tebessümünü silmiş, ferâcelerimizi parçalamış, papuçlarımızı atmış, parmaklarımızı narin bir mercan gibi parlatarak güzelleştiren kınalarımızı bile ortadan kaldırmıştı."

"Eşyalarımızı, esvaplarımızı değiştirirken ruhlarımızı da değiştirmişti; her şey yalan, her şey sahte, her şey taklit oldu. Saadet uzak bir hayâle, yetişilmez bir hulyaya inkılap etti. Âdetlerimizle beraber sevinçlerimiz de söndü. Şimdi şaşkın ve mustarip bir nesil... Her şeyden nefret eden, her şeyi fenâ gören, berbat, hasta, tedavisi imkan haricinde bir nesil, ah şimdiki marîz ve müteverrim muhit..."

...

"Yeni nesil okudukça, anladıkça, erkeklere yaklaştıkça iptidaî kadınlıklarından, dişilikten uzaklaşıyorlar, ruhlarında bir isyan, bir ihtilâl tutuşuyor, eski kadınlığın zevke, saadete vesile addettiği dişilik kayıtları kendilerine ateşten, demirden bir zincir gibi geliyordu. Hususî bir mâbet kadar sessiz, meçhul duran evlerine hapishane nazarıyla bakıyorlar, siyah çarşaflı kalın peçeleri ezici, soldurucu, vahşi, merhametsiz esaret örtüleri telâkki ediyorlardı."

"Fakat haksız mıydılar? Mademki 'terakkî'den' içtinap kabil değildi; terakkî ise mutlaka değiştirmek eskiye benzememek idi, o halde asırlarca evvelki Türk kadınlığı da iptidaî, mebnaî halinde kalamazdı. Kuklalıktan, bebelikten, kadın haline gelecek, erkeklere teveffuk etmese bile musavî bulunacak, bütün mânâsıyla insan insan olacak..."

...

"Türk kadınlığı bir gün yüksek idrakiyle, altı asırlık, tesadüfî, tabiî bir ıstıfâ sayesinde harika haline gelen hüsniyle, zekâsıyle, bir Avrupalı kadın gibi insanlık sahnesine çıkarak ihtiramlar, perestişler önünde yükselmeyecekler miydi?... Bugünkü tevekkül daha ne kadar devam edebilirdi?"

...

"Genç kız... zavallı yeni neslin, şimdiki Türk kadınlığının taliî ancak felâket, keder, ölüm olduğuna, ebediyen siyah kefenini yırtamayacağına, tesettürden kurtulamayacağına, evlerin, boş tenha duvarları arasında, meçhul çiçekler gibi, açmadan, doğmadan öleceğine kanaat getirir gibi oluyordu... Mâzi, bâtıl itikatler o kadar kuvvetli, müthiş idi ki, bütün idrâke, bütün ilme, bütün fenne, bütün hakikate galebe çalıyor, tahavvül kanununun o muhayyel nazarî kuvvetini esasından kırıyordu."

Şimdi söyleyin bakalım, bâtıl îtikatların, iptidâî kadınlığın mümessili ninelerimiz gibi... Kim onlar gibi olmak ister? Büyük annesine benzemek...

İptidâî kadınlıktan kurtuluş, onların inkar edilmesiyle mümkün olsaydı keşke.

Erkekleşen dişilik, eril kapitalizmden hünsâlar doğururken ona pençeler arasında tutulmuş nazenin bir kelebek olduğunu da kimse hatırlatmayacak artık. Ta ki eşitliğin kölelikten geçtiğini bir gün fark edene kadar...

#
Mustafa Özbilge Mustafa Özbilge editor

YAZARIN SON YAZILARI

Uçmak

Uçmak

Mustafa Özbilge'nin "Uçmak" şiiri
Seçimi Kararsızlar mı Belirleyecek? (23)

Seçimi Kararsızlar mı Belirleyecek? (23)

Türk milleti, en kararlı olduğu dilinde bile bî-karar duruma düşürülmüştür. Dilinde bî-karar kılınan bir milletin ise hiçbir alanda istikrârı temin etmesi mümkün görünmemektedir.
Kardanadam

Kardanadam

...
Taraklı'nın İstiklâl Madalyaları (22)

Taraklı'nın İstiklâl Madalyaları (22)

İstiklal Marşında ifadesini bulan "en son ocak" apartman dairesinden tütmeyecektir.
Belediye Başkanları Muhtar Olabilecekler mi? (21)

Belediye Başkanları Muhtar Olabilecekler mi? (21)

Kararsızlığın, belirsizliğin hâkim olduğu anlarda dahi onların uykuları; kilitlenmiş "hayır" kapılarını açabilen istihâre uykusudur.
Şeytan Boşaltır

Şeytan Boşaltır

...

GENEL BİLGİLER

Taraklı

Taraklı

Taraklı Nerede, Taraklı'nın tarihi ve coğrafi özellikleri
Taraklı Otobüs Saatleri

Taraklı Otobüs Saatleri

Taraklı - Sakarya Otobüs Kalkış Saatleri
Taraklı'da Gezilecek Yerler

Taraklı'da Gezilecek Yerler

Taraklı'ya geldiğinizde gezilecek yerler neresidir? Taraklı'nın en popüler gezilecek yerleri yazımızda.
Taraklı Termal Turizmi

Taraklı Termal Turizmi

Taraklı'da termal turizmi, Türkiye'deki belli başlı noktalardan biri haline gelmiştir.