-Türkü-" />
-Türkü-" />
-Türkü-" />
Mustafa Özbilge Mustafa Özbilge Dıngılım

Mapusâneye Kitap Seçmek

"Mapusâne çeşmesi yandan akıyor yandan"

-Türkü-

 

Yere serilmiş, kirli bir örtünün üstüne, karmakarışık bırakılmış kitaplardan, kendime uygun olanları seçiyordum. Birkaç yüz kitabın içinden işime yarayacakları bulabilmek için kendimce bir yöntem geliştirmiştim. Bu yöntemle bana lazım olanları kaçırmadan, gereksizleri ise dışarıda bırakarak elemeğe çalışıyordum kitapları.

Üç tur atıyordum karşımdaki düzensiz kitapların yekûnunda. Birinci turda, hızlı ve üstünkörü, en önemlileri buluyor, önemsizleri kenara çekiyordum. İkinci turda, biraz ağır hareket edip gözden kaçırmış olabileceklerimi tespit ediyordum. Son partide ise daha dikkatli ve yavaş bir inceleme, âdeta tetkik söz konusuydu. Çevirinin kim tarafından yapıldığı, kitabın kaçıncı baskısı olduğu, yılı, sayfa sayısında eksiklerin olup olmadığı vb. hepsi de değerlendirmeye tâbi idi.

Ben Pazarcı'yı tanımıyordum. Pazarcı da beni tanımıyordu. Fakat alışveriş, başlıbaşına bir tanışıklık olmalı ki ismimi dahi bilmeyen bu adamdan, param olmadığında yahut üleşmediğinde, borcumu haftaya vereceğimi şifâhen taahhüt ederek istediğim kadar kitap alabiliyordum.

Demek ki tanışıyorduk. Tanışmak, insanların isim ve soyisimlerini bilmekten öte, hatta haklarında hiçbir şey bilmeden de gerçekleşebiliyordu. Zâten bâzı tanışıklıkların böyle vukû bulması yani lafzen değil, hâl'in emniyetinde cereyan etmesi, birliktelikleri çok daha hâlis ve samimi kılıyordu.

Dizlerimin üstüne çökmüş, elekten geçirirken kitaplarımı; bir kadının, bizim pazarcıya, fiyatları sorduktan sonra, kendisine on tane kitap seçmesini söylediğini işittim.

Meşguliyetime yoğunlaştığımdan, yakınımdaki bu diyaloğa; ancak kulaklarımla şahitlik ediyordum. Pazarcının: Ben kitaptan anlamam, bu anlar, diyerek beni işaret etmesi; dışında olduğum bir şeyin, bir anda içine çekilivermeme sebep olmuştu.

Arkamda dikilen yaşlı kadına dönüp: Siz niçin seçmiyorsunuz, deyince:

-Benim okuma-yazmam yok. Kendime de almıyorum zâten. Hapishanedeki oğlum istedi, ona götüreceğim;

deyince, hiç tereddütsüz; şu soruyu yönelttim kadına:

-Oğlunuz hangi suçtan hapse düşmüştü?

Kadının çekinmeden vermiş olduğu şu cevap, sorumun; alışılagelmiş bir soru muamelesi gördüğü hissini uyandırdı bende.

-Cinayetten, evladım...

Tamam öyleyse, ben on tane kitabı hemen seçerim, dedim.

Çaprazımızda, az kullanılmış kışlık elbiseler satan bir tezgahı göstererek: Sen kitapları ayarlayana kadar, ben de şuracıktaki işlerimi görürüm, dedi ve ayrıldı yanımdan kadın.

Kendi işimi gücümü yarıda bırakıp cezaevindeki, bu meçhulüm olan adama en elverişli olabilecek kitapları bir bir seçmeye başladım.

Bir öyküydü ilk tercihim: Richard Bach'in, Martı Jonathan Livingston'u... Mahrumu olduğu özgürlüğü, bu sevimli martının kanatlarında yaşayabilir diye düşünmüştüm.

Abbas Sayar'ın Yılkı Atı romanıyla güçlü atların ovadaki kişnemelerini hayal edip belki köyünü görebilir. Köylünün, defterden sildiği emektar atların akıbetiyle kendi durumu arasında bir bağ da kurabilir...

Herman Hesse'nin, Sidarta öyküsü, tanımadığı, uzak bir coğrafyanın farklı bir inancıyla tanıştıracaktır onu; Tanpınar'ın, Saatleri Ayarlama Enstitüsü'yle gülüp; Aytmatov'un, Toprak Ana'sıyla ağlayacak; Gide'nin Dar Kapı'sını okuduğunda, kavuşamadığı aşkı için belki yeniden mektup yazmaya başlayacaktı.

Akdeniz'in enginliğine, Halikarnas Balıkçısı'nın Turgut Reis'iyle yelken açacak; belki Sen john Şovalyeleri'yle savaşacaktı. Ahmet Hamdi Akseki'nin, İslam Dini ile sabrı, metaneti, tevekkülü keşfeder diye düşünmüştüm

Seçtiklerimin arasından hatırladığım son kitap, George Orwell'ın Hayvan Çiftliği idi. Diğer kitabı ise şu an hatırlayamıyorum.

Kitapları uzattığımda, memnun olmuş bir yüz ifadesi vardı Pazarcı'da.

Pazarcı'nın: 

-Eğer kadın, sana oğlunun başka bir suçtan hapse atıldığını söyleseydi; sen yine farklı kitaplar mı seçecektin ona,

diye sormasına:

-Evet,

cevabını verdim.

Aslında pek emin de değildim. Benimkisi, merakıma bir kılıf olarak şeytanca sorulmuş bir soru da olabilirdi.

Yeniden kendi işime gömüldüğümde, Pazarcı da az önceki yaşananları, yanına henüz gelmiş bir adama, şaşkın şaşkın anlatıyordu. Durumu kavrayan adam, kapağında çıplak kadın resmi bulunan, altmışların pembe dizi romanlarından, bir kitabı (Papazın Günahı) benden tarafa çevirip: Bunu da gönderseydin Hoca, içeride göremez diyerek kahkahayla açtığı pis ağzından siyah dişlerini gösterip dudaklarının kenarında birikmiş tükürükleri etrafa saçarken kadın da çıkageldi.

Bu defa yalnız değildi yaşlı kadın. Siyah bir şala bürünmüş, çatık çehreli bir kız duruyordu yanında. Belli ki kızın elinde tuttuğu çamurlu poşetlerde, yaşlı kadının aldığı kışlık elbiseler vardı. Gelini de olabilirdi bu kadının, kızı da. Ama buruk bir ailenin en çok incinen, en gücenik ferdi olduğu belliydi. Kızın hüznünde tecelli ediyordu küskünlüğü. Teessürünü gizlemeyen alıngan bir hırçınlığı, sükunetinde büyüttüğünü anlayabiliyordum.

Pazarcı'nın uzattığı kitapları alıp yere bıraktı yaşlı kadın. Seri bir şekilde sayarak: Bu kitaplar olmaz ki, dedi.

Herhalde daha ciddi kitaplar seçmeliydim, dedim kendi kendime. Galiba çocukça geldi bunlar.

Kadın bir yandan kitaplara bakarken diğer yandan söylenmeye devam ediyordu:

-Ben kalın kitapları istiyorum, dedi. Oğlum, hemen bittiğini söylüyor bu ince kitapların; sayfası çok olanlardan getir anne, diye sıkı sıkı tenbihlemişti beni.

Bizim Pazarcı, güya kitaptan anlamıyordu. Fakat iş ciddiye binince:

-Ablacığım, bunların içeriği iyi, onun için seçtik,

dedi.

Kadın, dinlemiyordu artık. Victor Hugo'nun altı yüz sayfalık Doksan Üç İhtilali ile Yaşar Kemal'in Demirciler Çarşısı Cinayeti'ni bulmuş; kendince kitaplarını ayırmaya başlamıştı. Kız ise etrafındaki bütün sözlerin, bütün hareketlerin ve hatta pazarın, kendi aleyhine bir pay çıkarması için yeterli olabileceği hissini veriyordu. Bu sebepten herkese ve her şeye tiksinti ile bakıyordu.

On kitap değil de yedi kitap yani yaklaşık dört bin beş yüz, beş bin sayfayı alıp gitti yaşlı kadın. Aralanmış poşetin ağzından son gördüğüm, pembe kapaklı, Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi'ydi.

Pazarcıyla yanındaki tufeylî (yavşak) de seçtiğim kitaplardan birini bile kadına beğendiremediğim için benimle alay etmeye başlamışlardı.

Şairin dediği gibiydi esasında. Ben, sadece görememiştim bunu:

İnsan(lar) zindanda birer kemiyet(ti).

Teselli, ya boncukların, tesbih tanelerinin oyalayıcılığında ya da kalın kitapların sayfaları arasında mümkündü. Yoksa Orwell'ın dilinden:

Bütün kitaplar eşittir

ama bazı kitaplar

öbürlerinden daha (mı) eşit (idi?)

 

#
Mustafa Özbilge Mustafa Özbilge editor

YAZARIN SON YAZILARI

Uçmak

Uçmak

Mustafa Özbilge'nin "Uçmak" şiiri
Seçimi Kararsızlar mı Belirleyecek? (23)

Seçimi Kararsızlar mı Belirleyecek? (23)

Türk milleti, en kararlı olduğu dilinde bile bî-karar duruma düşürülmüştür. Dilinde bî-karar kılınan bir milletin ise hiçbir alanda istikrârı temin etmesi mümkün görünmemektedir.
Kardanadam

Kardanadam

...
Taraklı'nın İstiklâl Madalyaları (22)

Taraklı'nın İstiklâl Madalyaları (22)

İstiklal Marşında ifadesini bulan "en son ocak" apartman dairesinden tütmeyecektir.
Belediye Başkanları Muhtar Olabilecekler mi? (21)

Belediye Başkanları Muhtar Olabilecekler mi? (21)

Kararsızlığın, belirsizliğin hâkim olduğu anlarda dahi onların uykuları; kilitlenmiş "hayır" kapılarını açabilen istihâre uykusudur.
Şeytan Boşaltır

Şeytan Boşaltır

...

GENEL BİLGİLER

Taraklı

Taraklı

Taraklı Nerede, Taraklı'nın tarihi ve coğrafi özellikleri
Taraklı Otobüs Saatleri

Taraklı Otobüs Saatleri

Taraklı - Sakarya Otobüs Kalkış Saatleri
Taraklı'da Gezilecek Yerler

Taraklı'da Gezilecek Yerler

Taraklı'ya geldiğinizde gezilecek yerler neresidir? Taraklı'nın en popüler gezilecek yerleri yazımızda.
Taraklı Termal Turizmi

Taraklı Termal Turizmi

Taraklı'da termal turizmi, Türkiye'deki belli başlı noktalardan biri haline gelmiştir.