Mustafa Özbilge Mustafa Özbilge Dıngılım

Milliyetçilikten Milliliğe Kavramsal Hicret!

Ozan İpek, Türkçe Öğretmenliği 3. sınıfta okumaktadır. Trabzonludur. Geçen günlerde dükkana gelip bir yazısını benimle paylaşmak istediğini söyledi. Eleştiriye açık olmakla birlikte evvela kendi siyasi macerasının bir özeleştirisi olarak yazısının okunması gerektiğinden bahsedince madem öyle tecrübe paylaşılır diyerek bu talebenin makalesini faydalı olabileceği düşüncesiyle burada yayımlıyoruz.

Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde ’kavram‘ kelimesi: “Bir nesnenin veya düşüncenin zihindeki soyut ve genel tasarımı” şeklinde tanımlanır. Yani fikriyatımızı oluşturan hiyerarşik basamakların zihnimizdeki teşekkülü. Bir başka ifadeyle, düşünmek için gerekli olan en önemli unsur. Buradan hareketle, kavramlarla düşündüğümüzü rahatlıkla söyleyebiliriz. Madem kavramlarla düşünüyoruz şöyle bir soru geliyor insanın aklına:

Acaba bir kavram her insanda aynı şeyi mi ifade eder? Kanaatimce meseleye toplum bağlamında bakmak daha sağlıklı bilgilere ulaşmamızı sağlar. Çünkü bazı kavramlara yüklenen anlam yükü, genelde o toplumdaki insanların genel bir uzlaşısını ya da o toplumdaki insanların ortak yargılar bütününü ifade eder. Meydana gelen ortak anlam yükü ise toplumda ortak bir bilinç oluşmasını sağlar. Karışıklığı gidermek için bir örnekle açıklayalım.

“Birden inen bir bulutla karardı yüzün Ne zaman gülecek olsan, vay sen misin gülen Hemen yetişir hüzün”

Behçet Necatigil’e ait olan yukarıdaki dizelerde milletimizin ortak bir bakışı gizlidir: Çok güldüğümüz zaman ağlayacağımızı düşünmemiz. Yediden yetmişe toplumuzda bu ortak bakışı düşünmemiş/hissetmemiş olanımız yok gibidir. Aslında bu durum, milletimizin gülmek ve ağlamak kavramlarına dair ortak zihinsel soyutlamalar içinde olduğunun göstergesidir.

Millet olarak gülmek ve ağlamak kavramlarına ait ortak algılara sahip olduğumuz gibi “Milliyetçilik” kavramına ilişkin de ortak algılarımızın olduğu söylenebilir. Yani bana göre toplumumuz milliyetçilik kavramına ilişkin ortak bakış açılarına sahiptir. Peki, nedir bu bakış açıları? Bunun cevabını verebilmek için kısa bir tarih yolculuğuna çıkmamız gerekiyor.

Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde –devletin içinde bulunduğu olumsuz durumdan kurtulması için- önerilen üç reha reçetesinden biri olan Milliyetçilik (diğer ikisi İslamcılık ve Osmanlıcılıktır), o dönemlerden beri maalesef milletimizin hafızasına girmiş bulunmaktadır. Özellikle Balkan ülkelerinin bağımsız devlet kurma istekleri ve buna matuf çıkardıkları ayaklanmalar milliyetçiliğin ülkemizde gelişimini hızlandırmış ve ona kendisini adeta “haklı” göstertecek seviyede bir hüviyet atfetmiştir. Öyle ya Bulgaristan, Sırbistan, Arnavutluk birer birer milli devletlerini kurmuş, milliyetçilik için gerekli zemin en ideal şekliyle oluşmuştur.

Günümüzden geçmişe doğru ‘ayak izlerini takip edersek’ milliyetçiliğin izlerinin bu dönemlerde sıklaştığını görürüz. (Enver Paşa ve Turan ülküsünün adını hiç anmadığıma dikkat çekerim)Sonra zaman ilerlemiş ‘istiklâl mücadelesi’ verilmiş, yeni bir devlet kurulmuş ve bu devletin temel dinamiklerinden biri de milliyetçilik olmuştur. Yani milliyetçilik resmileşmiştir. Peki, bu durum halka nasıl yansımıştır?

Milliyetçilik kavramı 19. Yüzyılda ortaya çıkan bir kavram olduğundan, o dönemlerde toplumumuzun muhayyilesinde milliyetçiliğe ilişkin bir değer yargısı yoktur. Yani bu kavrama olumlu ya da olumsuz olarak atfedilecek değer yargısı millet nazarında henüz oluşmamıştır. Zamanla gerekli şartların vukusu, geleneğe ilişkin unsurların eski gücünü kaybetmesi (padişah, Osmanlı kültürü), milliyetçi aydınların bireysel başarısı gibi sebeplerden ötürü milliyetçilik, halk nazarında olumlu bir değer yargısına bürünmeye başlamış ve adeta “sevimli” bir hâl almıştır. Bu durumun oluşmasında resmi ideolojinin de tesiri anlamlı boyutlardadır.

Örneğin, ilkokul çağlarında okul bahçelerinde sıraya girerek “andımız” denilen, milliyetçi bir hüviyete sahip olan hamasî sözleri bağırarak söylemeyenimiz yoktur. Daha çocuk denilecek yaşlarda bizlere aşılanmak istenen şey aşikârdır. Bu boyutuyla bile başlı başına ayrı bir yazı konusu olabilir milliyetçilik. Biz konumuzun sınırlarından fazla uzaklaşmayalım. Uzun sözün kısası ismini andığım ya da unuttuğum tercihli ya da dikte edilen birçok sebepten dolayı “milliyetçilik” kavramı insanımızın zihninde yer etmiştir.

İdraklerimize giydiğimiz veya giydirilen milliyetçilik gömleğinin mahiyeti, onu giymemize rağmen bilinmemektedir. Yani bir elbise giyiyoruz ve o elbisenin ham maddesini bilmiyoruz. Sadece bize sunulan şekliyle yetiniyoruz. Etiketiyle/damgasıyla yetiniyoruz. Toplumumuzun –ortak milliyetçilik algısı- tam olarak budur.

Ortada bir kavram var ve insanlar bu kavramı nazar-ı itibara alıyor, ona tabiri caizse “sevimli” bir keyfiyyet atfediyor. Bu, milletimiz adına hastalıklı bir tutumdur.

Milliyetçilik kavramını millet olarak maalesef tanımıyoruz. Örneğin; Karadenizli bir genç gurbete gider. Memleketini özler. Yöresel değerlerini özler. Dilini özler. Arkadaş çevresini özler. Gurbetteki Karadenizlilerle zaman geçirerek önceki düzeninin boşluğunu doldurma çabasına girer. Yöresel yemekler yapar. Sosyal hayatında hemşerilerini tutar… Bu listeyi daha da uzatabilirsiniz…

Milletimiz bu gurbetçi gencin yaptığı şeylerin bütününü “milliyetçilik” olarak adlandırmaktadır. Yargıları da hazırdır: Karadenizliler de çok milliyetçi canım.

Hâlbuki bu kavram ve yüklendiği anlam arasında uzaktan yakından hiçbir ilişki yoktur. Böyle bir ilişki olmamasına rağmen milletimiz ortak bir bakış açısıyla –şehir milliyetçiliği- de dedikleri bir anlam üretmişlerdir.

Bu kullanım halkımız arasında yaygın olmakla birlikte asıl tehlikeli noktayı oluşturmamaktır. Sadece insanların, kavrama karşı geliştirdikleri duygular bakımından olumsuz bir durum oluşturmaktadır. Yani kavramı “sevimlileştirmektedir.” Çünkü bizim insanımız arasında –kendi kültürünü yaşamak- sevimli bir eylemdir.

Asıl tehlikeli gördüğüm nokta şudur; insanımızın milliyetçiliğe yurtseverlik gözüyle bakması ve onun tanımını salt vatanseverlik/ülke menfaatlerini, çıkarlarını gözetme gibi şekillerde yapmasıdır. Milliyetçilik salt vatan sevgisi demekse neden bu kavramı çıkartmak için insanlar 19.yüzyıla kadar sabrettiler. Milletlerini, yurtlarını seven insanlar bu hislerine bir ad koymayı hiç düşünmedikleri için mi?

Kesinlikle hayır. Milliyetçilik salt vatan/millet sevgisi değildir. Fatih Sultan Han’ın, Yavuz’un, Osman Gazi’nin yaşadıkları dönemlerde milliyetçilik kavramıyla tanışmadıklarını biliyoruz. Bu abide isimlerin vatanperver olmadıklarını iddia etmek ne kadar da gülünç olur değil mi? Meseleye bu açıdan bakmayı başaramadığımız için milliyetçilik bu bakımdan da toplumumuzda “sevimlileşmiştir/sevimlileştirilmiştir.”

Yazımızın başında kavramlarla düşündüğümüzden bahsetmiştik. Milliyetçilik kavramına atfedilen marazî tutum hastalıklı düşünmemize sebep olmaktadır. İçinde bulunduğumuz dönemde ve geçmiş dönemlerde yaşanılanlar ortadadır. Kürt sorununun nedenleri, Türk ve Kürt halkının birbirlerini algılayışı incelendiğinde bu durumun ne derece trajik olduğu görülecektir.

Hepimiz çeşitli etnik unsurların içinde, dünyaya matuf bakış açıları kazandık. Bu unsurların içinde doğduk, büyüdük, alışkanlıklar edindik, aidiyet hissettik. Dünyaya bu pencereden açıldık. Kozmopolit bir ortama girdiğimizde etnik özelliklerimizin de bizlerle beraber gelmesi, sosyal yaşamın en doğal durumlarından birisidir. Ana sütü gibi dilimiz, yaşayışımız, esprilerimiz, yemeklerimiz vb. aklınıza ne gelirse, şüphesiz değerlerini içselleştirdiğimiz etnik/kültürel unsurların, bizlere kazandırdığı zenginliklerdir.

Bu halimizle bizler yereliz/ yerliyiz/ milliyiz! Yerliyiz çünkü aidiyet duyuyoruz. Yerliyiz çünkü Urfalı, Batı’ya geldiğinde “acı biber”siz yapamıyor. Yerliyiz çünkü Zeybek çalındığında Egeli insanımız esrik bir hale giriyor. Yerliyiz çünkü bir Zaza kendi diliyle konuştuğunda mutluluk duyuyor.

Bütün bunlar yerli olduğumuzun/ milli olduğumuzun göstergesi. -Milliyetçi olduğumuzun değil.- Bu bakımdan yerlilik; içinde doğduğumuz, doyduğumuz yapıdan aldığımız kıymetlerimize, güzelliklerimize, zenginliklerimize, tarz-ı hayatımıza verdiğimiz bir ad. Milliyetçilikte ise durum farklı. Milliyetçilik halkımızın “sevimlilik” perdesi arkasından, suret-i haktan gördüğü ve mahiyetine vakıf olmadığı akislerdir. Abartılı ve radikal seciyeli insanlık sorunudur…

Milliyetçiliği neresinden tutarsan tut insanın elinde kalır. Milliyetçilik kavramına insanlığın ihtiyacı yoktur. Bu kavram her suretiyle gereksizdir. Resmi ağızların ağzında özlü sözlerin arkasına saklanan şekliyle de, kahve ağzıyla yaygara yapılan şekliyle de, entellektüel boyuta taşıyanların taşıdığı şekliyle de her boyutta gereksizdir. Çünkü milliyet kelimesine -çi ekini ekleyip onu uğraş alanı haline getirip fikriyatımıza kolon yapmak, içinde bulunduğumuz çağda ilkelliktir. Niçin mi? Biraz beyin fırtınası yapalım.

1- Milliyetçilik toplumsal dayanışmaya engeldir. (Kürt Milliyetçileri, Türk Milliyetçileri, Yahudi Milliyetçileri örneği)

2- Milliyetçilik evrensel değil egoludur. Dünyada adını sayamayacağımız kadar çok ideoloji vardır. Bunların büyük bir bölümü evrenseldir. Örneğin, bir devrimci dünyadaki bütün devrimcileri sever, tüm dünyadaki işçi kültürünü yüceltir. Bir Müslüman tüm dünyadaki Müslamanları ümmet anlayışı içerisinde, "İbrahim'in milleti" olarak görür, hatta ‘yaradandan ötürü yaradılana’ değer verir. Fakat milliyetçilik o kadar bencildir ki kendi milliyetiyle sınırlıdır. Bir Türk milliyetçisi bir Ermeni milliyetçisine düşmandır. Rum milliyetçisini ise hiç sevmez.

3- Milliyetçilik Müslüman olan ülkemizde –inançlarımızla- taban tabana zıttır. Veda Hutbesi'ni hatırlamak dahi bu konuyu özetler.

Bütün bunlar göz önüne alınıp, milliyetçiliğin mücrim mahiyetini desteklediği halde unuttuğumuz birçok sebep de düşünüldüğünde -milliyetçilik- kavramına toplum olarak bakışımızı yeniden ele almamız gerekmektedir.

Bu kavramın bizlere –sevimli- gelmesine dur demek ivedilikle lazım gelir. Çünkü bu kavram sevimliliğinin altında, aklın ve insaniyetin sınırlarını zorlayacak kadar cürümler taşır. Peki nasıl dur diyeceğiz? İşte tam bu noktada milliyetçilikten yerliliğimize/milliliğimize veya yerelliğimize yönelmiş kavramsal bir hicretten söz edebiliriz.

Zirâ hicrette hayır vardır!

Uhuvvetle…

 

#
Mustafa Özbilge Mustafa Özbilge editor

YAZARIN SON YAZILARI

Uçmak

Uçmak

Mustafa Özbilge'nin "Uçmak" şiiri
Seçimi Kararsızlar mı Belirleyecek? (23)

Seçimi Kararsızlar mı Belirleyecek? (23)

Türk milleti, en kararlı olduğu dilinde bile bî-karar duruma düşürülmüştür. Dilinde bî-karar kılınan bir milletin ise hiçbir alanda istikrârı temin etmesi mümkün görünmemektedir.
Kardanadam

Kardanadam

...
Taraklı'nın İstiklâl Madalyaları (22)

Taraklı'nın İstiklâl Madalyaları (22)

İstiklal Marşında ifadesini bulan "en son ocak" apartman dairesinden tütmeyecektir.
Belediye Başkanları Muhtar Olabilecekler mi? (21)

Belediye Başkanları Muhtar Olabilecekler mi? (21)

Kararsızlığın, belirsizliğin hâkim olduğu anlarda dahi onların uykuları; kilitlenmiş "hayır" kapılarını açabilen istihâre uykusudur.
Şeytan Boşaltır

Şeytan Boşaltır

...

GENEL BİLGİLER

Taraklı

Taraklı

Taraklı Nerede, Taraklı'nın tarihi ve coğrafi özellikleri
Taraklı Otobüs Saatleri

Taraklı Otobüs Saatleri

Taraklı - Sakarya Otobüs Kalkış Saatleri
Taraklı'da Gezilecek Yerler

Taraklı'da Gezilecek Yerler

Taraklı'ya geldiğinizde gezilecek yerler neresidir? Taraklı'nın en popüler gezilecek yerleri yazımızda.
Taraklı Termal Turizmi

Taraklı Termal Turizmi

Taraklı'da termal turizmi, Türkiye'deki belli başlı noktalardan biri haline gelmiştir.