Hâlimiz Haddimiz mi? (45)

Mustafa Özbilge'nin yeni yazısı yayında.
Mustafa Özbilge Mustafa Özbilge
Yayın: Güncelleme:

Bir meseleyi anlamakta ya da anlatmakta zorluk çektiğim zaman Nasreddin Hoca’ya başvuruyorum. Onun bilgeliğinde en çetrefil mevzular basit bir şekle dönüşüyor. Arkadaşlar bazen eleştirebiliyor beni. Artık bir ara versen şu fıkralara diyenlere aslında yapılması gerekenin tam da Nasreddin Hoca’yı anlayabilmek olduğunu ifade etmek isterim.

Onun düşünce dünyası sadece bir Türk bilgesi olarak Anadolu hudutlarıyla mahdud (sınırlı) değildir. Nükteleri, evrensel bir kuşatıcılıkla aklıselime rehberlik etmektedir. Bu fıkralar ayrıntılandırılmalı, şerh edilmeli ve muhtelif meseleler üzerinden yeniden yorumlanmalıdır. İhtilaflarımız karşısında Nasreddin Hoca’nın kadılığına başvurmak çoğu kez çözümde bizi memnun etmese de düşüncenin üzerinde yoğunlaşmak noktasında başlı başına bir kazanıma dönüşebilir.

Bu yazıda benzer konularda iki Nasreddin Hoca fıkrasına başvuracağız.

Hoca, misafir olduğu bir köyde heybesini kaybetmiş. Hoca: “Köylüler! Ya heybemi bulursunuz ya da ben yapacağımı bilirim” diye ilan etmiş. Hoca merhum; maruf ve hatırı sayılır bir adam olduğu için köylüler telaş edip heybeyi arayıp bulmuşlar.

Fakat birisi merak edip “Kuzum Hoca Efendi! Heybeyi bulmasaydık ne yapacaktın” deyince Hoca gayet kayıtsızca: “Ne yapayım ey oğul! Evde eski bir kilim var. Onu bozup heybe yapacaktım” demiş.


Hoca blöf yapıyor. Elinin güçlü olduğu zannını uyandırarak bir tiyatro oynuyor köylüye. Elinin güçlü olduğu zannını uyandıramıyorsan blöf yapmak ya saçmalıktır ya da oyunun içinde başka bir oyun döndüğünü düşünmeyi gerektirir. İsrail’e yüksekten atmanın İsrail için senelerdir bir şeyi değiştirmediği ortadadır. Öyleyse ikinci ihtimali finans-kapital üzerinden düşünmek zorundayız.

İnsan için, pusu kurulmuş bir dünyada yaşadığını bilmek bile başlı başına bir şey. Pusuya düşmek ya da düşmemek meselesi çok sonra gelecek bir aşama. Çoğu kez yaşadığımız hayatın ne kadar puslu olduğunu fark etmeden yaşıyoruz, bize karşı pusuya yatan birilerinin olduğunu düşünmeden.

Önümüzden, arkamızdan, sağımızdan, solumuzdan sokularak bizi baştan (akıldan) çıkaran düşmanın iğvası altındayız. Pençelerini geçirip dişleri arasına alan bir zorba yok karşımızda. Sistem, çoğu kez kendisine istekli olmanın cazibesini kışkırtıyor bireylere. Kısaca eski dünyanın cebren yaptırdığını, yeni sistem sevdirerek yaptırıyor insana. Buna gönüllü olunmadığı takdirde ise eski yöntem yine devreye giriyor, Afganistan’da olduğu gibi.

Seni sana, beni bana bırakmamak üzere işleyen piyasanın elemanları olarak çalışmak özgür bireyler olduğumuz yanılsamasını oluşturuyor. Ne büyük şeyler başarıyorsun sen! Sektörü kurtaran fedakâr kahraman! Piyasanın senin gibi öz-verililere ihtiyacı var. Her şey net, görüş mesafesi alabildiğine açık. Sosyalistler emek diyor, liberaller sermaye... Kurtuluşu anarşistler gibi isyanda mı arayalım öyleyse?

Etrafı çevrilmiş (tahdit) bir sahada at koşturmanın özgürlük olarak yutturulduğu, ola ki çitleri aşma düşüncesi uyanırsa bunun da korkutmalarla (tehdit) önüne geçildiği, bir dünya burası. Kendi sınırlarımızı (had) görmeyi engelleyen çizgiler var gözlerimizde. Tıpkı eski gazetelerdeki başına iş gelmiş insanların gözlerine çekilmiş siyah bantlar gibi.

Teknoloji, kayıtsızlık pompalayarak her türlü kısıtlamayı ortadan kaldırdığı propagandasını yaparken dahi yeni bir ağı üzerimize ustaca örmekte. Az sonra narkoz verip parça parça koparacağı uzuvlarımızın sızısını duyurmadan, yani tükendiğimizi bile fark ettirmeden bitirecek ameliyatını.

Hudut koyanların tehdidi altında olduğumuzu fark etmek özgür olmadığımızı anlamaktır. Özgür olmadığını fark etmek özgür olma düşüncesinin var olabileceğine delildir. Bir sonraki aşama ise direniştir. Bugünün dünyasında özgür olduğunu söyleyenler, kendilerinden kuşkulanılması gereken kişilerdir. Çünkü ya gaflette ya ihanettedirler.

Esasında kendi haddimizi bilmek düşmanın çizdiği hudutları bilmeyi, ama tanımamayı gerektirir. Bizi varlık sahasında bir şekle ve anlama dönüştüren kendi haddimizdir. O hadde tecavüz etmek isteyenler, o şekli ve anlamı yok edip değiştirmenin hedefi içerisindedir. Sebep, insan üzerinde tanrısal iktidar oluşturmaktır. Bunu fark etmek hiddeti ateşler. Hiddetsizlik eşekliktir. Kendi hudutlarının ismeti için hiddet; kişiyi keskinleştirir, demiri (hadid) silah kılar.

Tehdit kelimesiyle tahdit kelimesinin aynı kökten gelen kelimeler olduğunu şimdilik söylemeyeceğim. Çünkü arada tek harflik bir fark vardır. Tehdit iki gözlü güzel he ile yazılır, tahdit ise yay gibi noktasız kalın ha ile.

Siz tehditlere pabuç bırakmam, tahditler de bana vız gelir mi diyorsunuz? İş bu kadar kolay değil. Kelimeler haddizatında düşünce dünyamızın hudutlarıdır. Onlardan yola çıkarak son hadde kadar düşünebiliriz. Haddı müdafaa vardır ve bu sebepten Türkçeden Kur’ân’a, Kur’ân’dan Türkçeye kelimeler başlıklı çalışmamızın 45’incisi olarak ele almaya çalışacağımız had kelimesine eğilmemiz gerekmektedir.

“Bilmek, keskinleştirmek” manasındaki hadde kökünden gelen had kelimesi Misalli Büyük Türkçe Sözlük’e göre şu anlamlara gelir: “Sınır; derece, mertebe; Cenâbıhakk’ın Kur’ân-ı Kerim’de insanların hareket ve davranışları için belirlediği sınır; bir denklemde birbirinden (+) veya (–) işâretleriyle ayrılan kısımların her biri, terim; bir kaziyede konu ile yüklemden her biri, terim; ilimlerde konunun kavranmasını sağlayan ve ifâde ettiği şeyi kesin şekilde bildiren târiflerden her biri.”

Had kelimesi Mücadele Suresi 22. ayette şöyle geçer:

“Lâ tecidu kavmen yu/minûne billâhi velyevmi-l-âhiri yuvâddûne men hâddallâhe ve rasûlehu velev kânû âbâehum ev ebnâehum ev ihvânehum ev ‘aşîratehum.”

(Allah’a ve âhİret gününe iman eder hiç bir kavmi Allah ve Resulüne hudud yarışına kalkışan kimselerle sevişir bulamazsın, babaları veya oğulları veya kardeşleri veya hısımları, hemşerileri olsalar bile).

Kelime Ahmedî’nin bir beytinde şöyle geçer:

Gamzen kanumı içmege ne göz kara ider
Âhır cefâya dahı gerekdür ki ola had


(Gamzen kanımı içmeye gözünü karartmış; cefaya bile sonunda sınır/had gerektir).

Hâd kelimesi de aynı kök üzeredir. “Keskin, kesici; ince uçlu, sivri; (Hastalık, yara vb. için) şiddetli, çok çabuk ilerleyen; çok gergin, şiddetli, aşırı” manalarına gelen kelimeyi TRT Haber şöyle kullanıyor:

“Gazze'nin kuzeyindeki Cibaliya Mülteci Kampı'nda susuzluk had safhada”

Hudûd (hudut) kelimesi de haddin çoğuludur. “Bir devletin topraklarını diğer komşu devletlerden ayıran çizgi, sınır; idârî veya hukūkî bakımdan bölünmüş bir yeri etrâfındaki yerlerden ayıran çizgi; belli bir alanı kaplayan bir şeyin son çizgisi, son ucu; bir şeyin varabildiği en son derece, en son mertebe; Kur’ân-ı Kerim’de insanların hareket ve davranışları için tespit edilmiş olan sınırlar; şerîatça tâyin edilen cezâlar, hadler” manalarına gelir.

Tevbe Suresi 112. ayette kelime şöyle geçer:

“Ettâ-ibûne-l’âbidûne-l hâmidûne-ssâ-ihûne-rrâki’ûne-ssâcidûne-l-âmirûne bilma’rûfi ve-nnâhûne ‘ani-l munkeri velhâfizûne lihudûdillâhi vebeşşiri-l mu/minîn.”

(Bunlar, tövbe edenler, ibâdet edenler, hamdedenler, oruç tutanlar, rükû’ ve secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah’ın koyduğu sınırları hakkıyla koruyanlardır. Mü’minleri müjdele).

Kelime Mehmet Âkif Ersoy’un bir mısraında şöyle geçer:

Biraz ufukları gülsün cihân–ı İslâm’ın!
Hudûdu yok mu bu bitmez, tükenmez âlâmın?


Tahdid (tahdit) kelimesi de aynı kök üzeredir. “Sınırlama, hudut koyma; târif etme, belli etme” manalarına gelen kelime Abdülhak Hamit’in bir mısraında şöyle geçer:

Ne akl bilir onu ne vicdan
Tahdîd çıkar ne dense noksan


Mahdûd (mahdut) kelimesi de aynı kök üzeredir. “Sınırları belirlenmiş, sınırı tâyin edilmiş, sınırlı, hudutlu; etrâfı çevrilmiş, muhat; sınırlı, belli bir ölçünün dışına çıkamayan, kısıtlı” manalarına gelir. Mahdudiyet ise sınırlı olma durumudur.

Mahdut,
Mehmet Âkif Ersoy’un bir mısraında şöyle geçer:

İnsandaki iktidâr mahdud (sınırlı)
Derlerdi, bütün bütün mü mefkud (yok)?


Öfke, kızgınlık; keskinlik, sertlik” manalarına gelen hiddet kelimesi de aynı kök üzeredir. Kelime Esrâr Dede’nin bir beytinde şöyle geçer:

Bana gösterme sūret bātınında fitneler gördüm
Cihāndan göz yumarsam sanma dilden hiddetim gitdi

 

(Bana suret gösterme, suretinde fitneler gördüm; dünyadan göz yumarsam sanma ki gönlümden hiddetim gitti).

Hadde kelimesi de aynı kök üzeredir. “Ezilerek şekillendirilebilen mâdenlerin kütük, levha, çubuk şeklindeki parçalarını, aralarındaki mesâfeler gittikçe daralan bir dizi silindir veya makara arasından geçirmek sûretiyle saç, tel, ray vb. duruma getiren makine” manasına gelen kelime, “En ince ayrıntısına kadar incelemek” anlamında haddeden geçirmek deyimi de mecazen kullanılır.

Haddeden geçirmeyehaddelemek; “haddelemek işini yapan kimseyehaddeci; “hadde yapılan imalathaneyehaddehane denir.

Hadde kelimesi Nedim’in bir beytinde şöyle geçer:

Haddeden geçmiş nezâket yâl ü bâl olmuş sana
Mey süzülmüş şîşeden ruhsâr-ı âl omuş sana


(Nezaket, sarrafların altını tel halinde incelttiği araçtan yani haddeden geçerek senin boyun posun olmuştur. Şarap, şişeden süzülerek kırmızı yanağın olmuştur).

Hadid kelimesi de aynı kök üzeredir. “Demire ait, demirle ilgili; demirden yapılmış” manalarına gelen kelime Sebe’ Suresi 10. ayette şöyle geçer:

“Velekad âteynâ dâvûde minnâ fadlen yâ cibâlu evvibî me’ahu ve-ttayra veelennâ lehu-l hadîde

(Andolsun, Davud'a tarafımızdan bir üstünlük verdik. «Ey dağlar ve kuşlar! Onunla beraber tesbih edin» dedik. Ona demiri yumuşattık).


Hadid kelimesi Taşlıcalı Yahya’nın bir beytinde iştikak sanatına uygun şekilde kullanılmıştır.

İki oğlum var benüm ehl-i kemāl ü dindār
Hiddeti bî-had yarar mānend-i şemşîr-i hadîd


(Olgun ve dindar iki oğlum var benim; demir kılıç gibi hiddeti sınırsız yarar).

Hadid kelimesi: “Öfkeli, kızgın, hiddetli; keskin, şiddetli, sert” manalarında da kullanılır. Kelime Abdülhak Hâmit’in bir mısraında şöyle geçer:

Göster ne oldu manzara-i hüsnün ey kadîd
Bildir kim vurdu tâcına bir pençe-i hadîd 

(Ey iskelet! Güzellik manzaran ne oldu? Bildir, öfke pençesini tacına kim vurdu?)

Aynı kökten gelen haddad kelimesi de “demirci” anlamına gelir. Haddâdî ise “demircilik”tir.

Nedim’in bir beytinde haddad kelimesi şöyle geçer:

Ebr-i cûdunda var ol feyz ki reşhinden onun
Gül olup kûre-i haddâd gül-istâna gelir

(Ey sevgili, senin cömetlik bulutunda öyle bir bereket var ki onun sızıntısından demircinin ocağı gül olur ve gül bahçesine gelir).

İslam’da hadler, bir şeyleri karıştırmamızın engelleyicisi olan sınırlardır. İyi-kötü, güzel-çirkin arasında bir hudut vardır. Allah, peygamberleri aracılığıyla kullarına bu ayrımı hudûdullah kavramı üzerinden hatırlatır. Ölçünün aşılması, karışıklıklara sebebiyet verir ki adalet; hadlerin bildirilmesi, cezai müeyyidelerin icrasıyla yani ölçünün yeniden uygulanmasıyla tesis edilir.

Hadler: aklı, dini, canı, ırzı ve malı muhafaza etmeyi amaçlar. Yaklaşık yedi aydır, haddi hududu tanımayan soykırımın karşısında susmak, bir şeyler yapmamak da haddi hududu tanımamakla sonuçlanabilir. Bu sebepten Filistin’e olan hassasiyetimiz, hadlere duyduğumuz hassasiyetimizle gider. Dolayısıyla bugün Filistin hududun ta kendisidir, hududullahtır.

Bu hududun çiğnenmesi karşısında biz ne yapacağımızı biliyor muyuz? Nasreddin Hoca’ya kulak verelim:

“Timur ve ordusunun verdiği sıkıntılardan usanan Akşehir halkı, Hoca’ya varıp dert yanmışlar. Hoca da zaten bir gidip şu Timur’la konuşayım diyesiymiş. Bir gün kalkmış Timur’un huzuruna gitmiş:

-Bak, demiş, artık canımıza tak dedi. Ordunu alıp gidecek misin, gitmeyecek misin?

Timur şaşırmış, daha çok da hiddetlenmiş:

-Hey Hoca, demiş, sen kendine gel bakayım. Benimle nasıl böyle konuşursun?

Hoca bu tehdide aldırış etmemiş:

-İşte böyle konuşuyorum, demiş. Söyle! Gidecek misin, gitmeyecek misin? Gitmeyeceksen ben ne yapacağımı biliyorum.

Timur Hoca’nın tehdidine gülümsemiş:

-Söyle bakalım, demiş, gitmezsem ne yapacaksın?

Hoca kendinden emin:

-Kasabalıyı alıp buradan gideceğim…


Yazının başında alıntıladığımız fıkrada, Hoca’nın blöfü işe yaramış ve Hoca kaybolan heybesine kavuşmuştu. Bu fıkrada ise benzer bir blöfün Timur karşısında işe yaramadığını düşünebilirsiniz. Hâlbuki Nasreddin Hoca’nın Timur’a karşı “Ben ne yapacağımı biliyorum!” derken ortaya koyduğu kararlılığı ve “Kasabalıyı alıp buradan gideceğim” kararı; Timur’un bu şartlarda orada artık rahat ettirilmeyeceğinin ifadesidir ki Timur rahat edemeyip gitmiştir. Şimdi, İsrail’in, İsrail’de rahat ettirilmeyeceğinin hangi kararlı ifadesi ortaya koyuldu?

Görüyoruz ki bizi tehdit edenlere karşı ortaya koyduğumuz karşı tehdit söylemleri, ne kadar ucuz! Aylardan beri İsrail’e had bildiriyoruz. O ise kadın çocuk demeden, hastane, mabet, okul demeden daha çok vuruyor. “Ey İsrail haddini bil!” dediğimizde bunun karşımızdakinin bildiği bir blöf olduğunu bilmek çok acı. Biliyoruz ki benliğimizin ta derinliklerine kadar hudut çekip her fırsatta bize had bildiren güçler karşısındaki hiddetimiz çok zamandır ticaretle sınanıyor.

Nihayetinde “yok, olmaz, değil” denilen listenin sınırlı, kısıtlı (mahdut) şeklini de gördük. Bir şeylerin olma potansiyelinin liste üzerinden de olsa olma ihtimalinin ortadan kaldırılması yüreklere bir nebze su serpti mi? Düşmana korku, dosta güven verdi mi? Öyleyse bundan sonrasını İsrail düşünsün mü?

İran’a gelirsek… İsrail’e atılacak tek bir çakıl taşının dahi ne kadar değerli olduğu şu süreçte bir operasyon gerçekleştirdi. Haberli, kısıtlı (tahdit) yapılan bu operasyon Gazze’ye soluk mu aldırtacak, yoksa işgalin daha da şiddetlenip Amerika’nın bölgeye geniş bir şekilde konuşlanmasına, İsrail’e lojistik desteğini arttırmasına mı neden olacak, göreceğiz.

İran bir tiyatro oynadıysa kendi tiyatrosunu oynadı. İsrail, Amerika, İngiliz, Fransız ve Ürdün gibi koalisyon güçleriyle durdurulan füze ve SİHA’ların hem kendine, hem de bu koalisyon güçlerine yüksek maliyetli bir bedeli oldu. Bu tiyatronun biletleri hiç de söylendiği gibi bedava değildi. Türkiye’de ise sanata değer verilmediği buradan belli.

Hep yerli-milli kendi oyunlarımız seyredilecek diye diye dünya edebiyatına kulak tıkadık. Hâlbuki Avrupa’da Filistin için çok zengin bir protesto tecrübesi yaşanmakta. Kendi kurgularına uygun düşmeyen her şeyi tahfif, tezyif, tahkir etmeyi; olmadı ajan, hain diyerek yaftalamayı alışkanlık edinmiş sansürcü bir kitle yetişiyor.

İnsanları İncirlik’e mitinge çağırıp sonrasında protestocuları provokatörlükle itham etmek, Mavi Marmara şehidinin kızına “İsrail’i kınamak yetmez, ticareti kes!” dediği için ters kelepçe vurup gözaltına alındıktan sonra medyada Mossad ajanı olduğunu yaymak oldukça özgün bir üslup. Fakat “Devlet elden gidiyor!” söylemini parlatarak tekrar tekrar oynanan yerli ve milli denen bu oyuna insanlar bir yere kadar tahammül edebilir.

Her halükarda hudut bilmeyen düşmana karşı dünya sistemince belirlenmiş mahdut (kısıtlı) mukabelelerde bulunmanın yoksulluğu içindeyiz. Soykırım ancak haddimizin tam mukavemetiyle kırılacak, haddimizin kısıtlı mukavemetiyle değil.

#had #hudud #mahdud #hadid #tahdid #nasreddin #hoca #nedim #filistin #

Yorumunuzu Ekleyin

Adı-Soyad
E-Posta
Yorum
İşlemin Sonucu
  • Yorumlar T.C. Yasalarına aykırı olamaz.
  • Hakaret içeren yorumlar, yayınlanmasa bile yasal mercilere iletilebilir
  • KVKK Kapsamında, bilgileriniz, yasal merciler hariç kimseyle paylaşılmaz.
  • Formda doldurduğunuz bilgiler ve IP adresiniz sisteme kaydedilir.
  • Yorumunuz onaylanıp yayınlandığında, sadece yorum, isim ve yorum tarih saati gösterilir.

GENEL BİLGİLER

Taraklı

Taraklı

Taraklı Nerede, Taraklı'nın tarihi ve coğrafi özellikleri
Taraklı Otobüs Saatleri

Taraklı Otobüs Saatleri

Ağustos 2023 Güncel Taraklı - Sakarya Otobüs Kalkış Saatleri, Taraklı Otobüs Saatler 2021, Taraklı Otobüs Tarifesi, Taraklı Sakarya ilk otobüs ne zaman? Taraklı - Sakarya Son Otobüs Ne zaman? Sakarya Taraklı İlk Otobüs Ne Zaman, Sakarya Taraklı Otobüs Saatleri, Taraklı Koop Otobüs Saatleri
Taraklı'da Gezilecek Yerler

Taraklı'da Gezilecek Yerler

Taraklı'ya geldiğinizde gezilecek yerler neresidir? Taraklı'nın en popüler gezilecek yerleri yazımızda.
Taraklı Termal Turizmi

Taraklı Termal Turizmi

Taraklı'da termal turizmi, Türkiye'deki belli başlı noktalardan biri haline gelmiştir.