Altay'dan Meriç'e İran
Altay’dan Meriç’e Hakkaniyetsiz Bir Hakikat Arayışı
Yıl 2007… Akyazı Anadolu Öğretmen Lisesi’nde okuyan, derslerle pek de alakası olmayan uçarı gençlerdik. Sözel derslerimiz fena olmasa da matematik gibi sayısal derslerde pek iyi değildik. Sınav dönemi geldiğinde bizi bir telaş alırdı. Bu telaşımızı zayıf olduğumuz derslere çalışarak gidermek yerine, sınavdan zahmetsiz bir şekilde nasıl geçer not alırız diye formüller arayarak geçiştirirdik. Yapılan sınavlar çoktan seçmeli yöntemle hazırlanmış olsa işimiz kolaydı. Ancak sınavlar klasik usul yapılıyordu.
…
Sınavdan bir önceki ders, matematiği iyi olan arkadaşlara göre sınıftaki pozisyonlarımızı belirleyip, stratejimizi onlarla paylaşırdık. Belli formüllerle çözülmesi gereken soruların çözüm yollarını alamasak da ima yoluyla da olsa sonucu bir şekilde bize vermeleri yeterli olacaktı. Sonrası kolaydı. Mesela işlemin sonucu şayet 10 ise, çözüm yolu üretmek basitti. 5 artı 5’in, 20 bölü 2’nin veyahut 18 eksi 8’in… hepsinin de sonucu 10’u verecekti ve bu sonuç bilindikten sonra farklı farklı çözüm yolları üretilebilirdi. Denklemi, işlem önceliğini hesaba katıp parantezler kullanarak çetrefilleştirmek kişinin kabiliyetine kalırdı.
…
Sonucu belli olan bu soruları, karma karışık işlemlere boğup, okunmasını zorlaştırmak için yazımızı özellikle çirkinleştirerek, belli belirsiz matematiksel ifadeler, sözde formüllerle güya çözerdik. Böylece hocayı, soruları kendimizin çözdüğüne inandıracağımızı zanneder, yüksek puanlar beklerdik. Bazı hocalarda bu taktikler işe yarasa da işinin kurdu olan Mevlüt Hoca, bu ucuz ergen çakallıklarını yemezdi.
…
Bu uyanık öğrenci örneğini genele teşmil edersek: Verili hazır sonuçlara göre uygun denklemler kurmanın, sonucu belli olan sorulara uygun çözüm yolları bulmanın, hayatın pek çok alanında karşımıza çıkan bayağı ve ergence bir yöntem olduğunu görürüz. 28 Şubat örneğinde olduğu gibi
…
Amerika ve İsrail’in İran’a yönelik başlatmış olduğu savaş ve sonrasında yaşananlar… Yaşanmakta olan savaş tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de yakından takip ediliyor. Televizyonlar, gazeteler, sosyal medya ve sair iletişim araçları savaş haberleri ve analizlerinden geçilmiyor. Ancak mesele, savaşı tüm boyutları ile anlamak, izah etmek ve pozisyon almaktan ziyade; ortaya çıkan sonuçların verdiği kolaylıkla her kesimin kendi ön kabullerine ve konumlanışlarına bir delil getirme mücadelesine dönüşmüş durumda.
…
Küresel Epstein-Siyonist şebeke ve Amerika’nın tüm dünyada, özellikle bölgemizde kör göze parmak sokarcasına izlemiş olduğu emperyalist politika ve hamleleri, bölge için en öncelikli mesele edinmek dururken; sadece bölgesel dinamikler ve problemler üzerinden sonuç okumak ve bu okumaları dinsel argümanlarla tahkim etmeye çalışarak hedef şaşırtmak, denklemi buna göre kurmak en hafif tabirle “çakalca” bir usuldür.
…
Bu usulü izleyen o kadar çok kişi/kesim var ki…
…
Piyasanın en çok dikkat çeken isimlerinden biri olan Altay Cem Meriç, bazı kesimlerde yerleşik hale getirilmeye çalışılan bir anlayışı temsil etmesi bakımından bizce isabetli bir örnek. Öyle ki kendi kesimini temsil imkânı yüksek; akli ve dini ilimler, mantık, tarih, felsefe, uluslararası ilişkiler, siyasal bilgiler ve pek çok konuya vakıf(!), hakikate dair bilgileri kendinde “cem” etmiş bir hezarfen…
…
Mesele edindiğimiz şey, kişinin şahsıyla ilgili değil, politik görüşlerini ortaya koyarken kullandığı yöntem ve argümanlarda ve bu problemli argümanları çok zaman manipülatif bir şekilde kurgulayarak adaleti ıskalamış olmasında.
…
Örneklemimiz, Altay Cem Meriç’in 5 Mart 2026 tarihinde yayınlanan “İsrail-İran-Türkiye ve İrancılık” başlıklı, her şeyin 39 dakikada halledildiği/netleştirildiği, full hd videosu…
…
Gavurun başı Amerika’nın video başlığında kendisine yer bulamamış olması, basit bir ihmal mi yoksa bizim ifade ettiğimiz/edeceğimiz şeylerin bir tezahürü mü?
…
Bu şahıs, bahsi geçen konuşmada, yaşanan ve yaşanmakta olan hadiselerin, önüne arkasına bakmadan (kendisinin pek sevdiği kavramsal ifadelerle siyak ve sibakına), esasa dair bütüncül bir bakış açısı ortaya koymayarak usule aykırı hareket etmektedir. Sonuçlar/olgular üzerinden söyledikleri, bazı “doğru” şeyleri barındırıyor olsa da kurduğu denklemler baştan sona yanlış. Zira ortaya konan denklemler ve bu denklemlerin çözümüne ilişkin işlemler; bu şahsın maksadına ulaşmak için verili sonuçları kullandığını göstermekte, kabiliyetiyle denklemi çetrefilli bir hale büründürmesi bile bu durumu gizleyememektedir. Ergen liselinin eksikliğini kapatamadığı gibi…
…
Amerikan hegemonyası, Siyonist politikalar, bölgedeki işbirlikçi rejimler, İran’ın kuşatılmışlığı ve daha birçok belirleyici faktöre değinmeden İran’ın; Irak’ta, Suriye’de, bölgede izlemiş olduğu politikaları/yanlışları tamamen mezhep eksenine indirgemesi ve tüm meseleyi İran’ın Sünni düşmanlığına bağlaması ne kadar doğru?
…
Adı İslam devleti olsa bile İran da nihayetinde bölgedeki tüm devletler gibi modern bir ulus devlet. Önceliği, hedefleri kendi devletinin ulusal çıkarlarıyla yoğrulmuş vaziyette. Arabistan’ın, B.A.E’nin Yemen’de, birçok İslam beldesinde; Türkiye’nin Suriye’de, Libya’da, Irak’ta yaptıkları, nasıl sadece bir mezhep-Sünnilik politikası kapsamında değerlendirilemezse, İran’ın bölge politikaları da sadece bu düzlemde değerlendirilemez.
…
Siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler konusunda sahip olunan kıt bir bilgiyle bile ulaşılabilecek bu çıkarım, ısrarla dikkate alınmıyorsa burada bir kasıt var demektir. Ayrıca Meriç, verdiği tarihsel örneklerle; İran’ın-Şiilerin sürekli Müslümanları arkadan vurduğunu, Haçlılarla, Moğollarla Müslümanlar aleyhine ittifaklar yaptığını söylemek suretiyle kurduğu denklemde kasti bir karmaşa yaratmaktadır.
…
Tarihte; beyler, hükümdarlar kendi iktidarlarını korumak ve yaymak için babaları, çocukları ve kardeşleri de dahil olmak üzere sürekli olarak birbirleri aleyhine ittifaklar kurmuşlar ve birbirlerinin kanlarını acımasızca akıtmışlardır. Bu noktada dinin, mezhebin ne kadar tali bir belirleyici olduğunu bilmek için sadece lise düzeyindeki tarih kitaplarına bakmak yeterliyken; bu durum ısrarla gözlerden uzak tutulmaya çalışılıyorsa burada bilgi eksikliği değil, bir niyet bozukluğu vardır.
…
İran’ın; Irak’la, Suriye’yle kurmuş olduğu problemli ilişkileri izah ederken bu devletlerin Sünniliğini vurgulayıp, Azerbaycan’la olan problemlerinde ise iki tarafın da Şii olduğu gerçeğini zikretmemek, sonuca göre kalem sallamanın bilgiç bir tercihi olsa gerek. İran’ın dış politikasından bahsederken “Şii İran”, “Rus kafir”, “Ermeni kafir”, “Sünniler” gibi dini terimler itinayla seçiliyor; aynı konuşmada Azerbaycan’ın Gazze soykırımı sürecinde bile İsrail’le devam ettirdiği lojistik-stratejik iş birliği bahsinde “Siyonist, Yahudi, Şii” kavramları kullanılmıyor, monşer bir edayla diplomatik dile özen gösteriliyor.
…
Bölge ve Körfez ülkelerinin Amerika ve İsrail’le kurmuş oldukları teslimiyetçi ve işbirlikçi ilişkilerini, nasıl ki doğrudan Sünnilikleri/mezhepleriyle ilişkilendiremiyorsak; bir ulus devlet olan İran’ın politikalarını da salt bir mezhepsel refleks olarak düşünemeyiz.
…
Bahse konu edilen yer; dışarıdan ekonomik, siyasi ve askeri açıdan tamamen kuşatılmış bir devlet; İçeriden de çeşitli etnik ve muhalif yapılar tarafından istikrarsız kılınıp çökertilmeye çalışılan bir rejim… bölgedeki muarızlarına ve içerideki muhaliflerine karşı teorik ve pratikte birçok ciddi cürmü olduğu göz ardı edilemez bir gerçek olsa da; bugün İran’a karşı Amerika-İsrail çıkarlarına uygun düşecek bir dil kullanmak kişiyi, emperyalistler için kullanışlı bir figüre dönüştürür.
…
1979 yılından beri İran’ın Amerika ve İsrail’le oluşturduğu ilkesel karşıtlık ve bunun sonucunda neredeyse bütün batılı ülkelerin İran’a uyguladığı yalnızlaştırma politikası… boyun eğdirip küresel sisteme entegre etmek için yıllardır uygulanan ambargo gerçeği… Sahada durum buyken İran, nasıl oluyor da batı tarafından toprakları Amerikan üsleriyle çepeçevre kuşatılmış, 2 yılı aşkın süredir devam eden Gazze soykırımında, Gazze’ye bir bardak su bile sokamayan Sünni coğrafyaya karşı önü açılan bir devlet olarak tanımlanabiliyor?
…
Batının uyguladığı ambargoların imkansızlığı içerisindeki İran’ın, Rusya ve belki de Çin’in desteğiyle geliştirmiş olduğu savaş araçlarının, bölgedeki Amerikan üslerine ve İsrail’e vermiş olduğu zarar ortadayken; tiye alan bir tavırla, üst düzey yetkililerine düzenlenen suikastları delil göstererek, İran’ı bir “animasyon devleti” olarak tanımlamak, ne kadar hakkaniyetli ve ahlaki bir yaklaşım?
…
Altay Cem Meriç’in konuşması boyunca kullandığı cımbızlamacı/eklektik yöntemi ve keyfi seçkileriyle tikel örnekler üzerinden tümel sonuçlara varmaya çalışması, akla felsefedeki “Saman Adam Safsatası”nı (Straw Man Fallacy) getirmekte.
…
Bir safsata ki: Karşıt bir düşüncenin temel önermelerini görmezden gelip, konuyu zayıf ya da ikincil öneme sahip bir noktasından yakalamak suretiyle, onu alt etmek amacına yönelik -mantık ilminden kopuk- mantıksal yaklaşım biçimi. Maksat; karşısındakine, öncelikle vurmuş olmanın meşruiyetini sağlayacak sıfatlar yapıştırmak, sonra da alınacak tribün desteğinin vermiş olduğu güvenle rakibini alt etmenin sofistçe gururunu yaşamak.
…
70’li 80’li yıllarda revaçta olan ümmetin vahdeti retoriğini, romantizmini sanki bugün hâlâ bu haliyle dolaşımdaymış gibi sunması ve muarızlarını güya böyle düşünen bir grup saf ütopyacı olarak lanse etmesi, böylece bir “saman adam” yaratması ve ona bir kibrit çakıvermesi ne kadar yüksek bir düşünce seviyesi.
…
Bu usûl, asl’a taalluk etmeyen bir usulsüzlüktür. Bu, çapraz sorularla sorguya alınan kişinin kafasını karıştırmak üzere kullanılan bir polis yöntemidir. Muhatap alınan kişiye direkt suçlu nazarıyla bakılmakta, kişi horlanarak hükmü peşin verilmektedir. Usûl, usûl olmayınca; usulsüzlüğü gizlemek, çirkin bir üslubun seçilmesini kaçınılmaz kılıyor. Yazısını özellikle çirkinleştirerek sınav kağıdında bile isteye kaos yaratmaya çalışan liseli ergen örneğinde olduğu gibi…
…
Konuşmasına; kendine yöneltilen hakaretleri, suçlamaları gerekçe göstererek haksızlığa uğramış, sinirli adam tavrıyla başlayan Meriç, hakaretleriyle, ithamlarıyla bu gerilimi sonuna kadar ustaca sürdürüyor. Kendisine gelen tüm tepkileri İslam’a veya Sünniliğe yapılan saldırılarmış gibi lanse ederek hedef saptırıyor; diğer taraftan İran’ı konjonktürel olarak savunan insanları, tümden idealize edilmiş bir İran İslam devleti savunucusu ya da Türkiye-Sünni düşmanı olmakla itham edip tribünler himayesindeki emniyet alanını sağlamlaştırıyor. Meseleyi tamamen Şiilik-Sünnilik meselesi üzerinden kurgulayıp elde ettiği itikadi üstünlükle müstekbir tavrına haklılık devşiriyor.
…
Doğrudan doğruya duyguları okşamak suretiyle kendi tribününü, sinir uçlarına dokunmak suretiyle de karşı tribünü; kışkırtıcı, tahrik edici, cüretkâr bir dille canlı tutuyor. İki uçlu bu çirkin usûl ve üslup, “özne” olabilmenin metodunu arıyor. Karşısındakini, özne olamamakla itham edip tek başına var olamayacağını, var olabilmek için “ötekine” ihtiyaç duyduğunu söylüyor; aynı duruma, ayrıştırıcı yaklaşımıyla kendisi de düşüyor, kendisiyle çelişiyor.
…
Türkiye’deki insanlara İran’ı destekliyor musun diye sorulsa buna verilecek cevap %99 oranında “hayır” imiş. Madem Altay Cem Meriç’e göre durum böyle, soykırımcı İsrail’in ve emperyalist Amerika’nın önce Gazze’nin şimdi de İran’ın üzerinde tepindiği bir dönemde hazret neyin telaşında? Mesele itikadi bir saflık mı yoksa Amerika’nın Türkiye’ye biçeceği ateşten gömleğin provası mı? Öyle ya böylesi bir ateşten gömleğin, halka giydirilebilmesi için bir takım proje kişiler tarafından prova yaptırılması gerekir.
…
Meriç’e göre: İran’daki rejimin düşmesi halinde İran Sünnileşebilirmiş, Şiiliği İran’da da kimse ciddiye almıyormuş, Şiilik rejim zoruyla ayakta duruyormuş. İran’ın Sünnileşmesi halinde de Meriç’ten (Balkanlar) Altay’lara (Orta Asya) uzanan bir “vahdet” Türkiye’nin hamiliğinde Sünni coğrafya üzerinde yakalanabilirmiş. Ne büyük bir mefkure! Bu mefkureyi Özbekistan’dan bir gençle yaptığı sohbetin etkisiyle de pekiştirmiş. Ne kuvvetli bir istidlal!
…
Ümmetin vahdeti sloganının gerçeklikten kopuk, boş bir hülya olduğunu ifade edip, benzer bir hülyaya Turancı ideallerle kendisinin de kapılması ne büyük bir garabet.
…
Tüm dünyada olduğu gibi Türkistan’da da mesele ne Sünnilik ne de Şiilik meselesi. Geçtiğimiz yaz arkadaşlarla yaptığımız 15 günlük Türkistan seyahatinde bölgedeki havayı teneffüs etmeye çalıştık. Gördük ki: Bir taraftan bölgeye hâkim olan Rus hegemonyasının izleri varlığını sürdürürken; diğer taraftan yükselmekte olan Amerikan kültürü, politik ve ekonomik parametrelerle burada da nüfuzunu arttırmaya devam ediyordu. Dolayısıyla biz, gezimiz boyunca bu coğrafyadakilerle Sünnilik üzerinden birleşebileceğimizi hiç düşünemedik. Dünyada cari olan Amerikan emperyalizmi, Rus etkisindeki bu bölgeye bile kollarını öyle bir uzatmıştı ki; bu şartlar altında “vahdet”, ancak küresel kapitalist kültür üzerinden sağlanabilirdi.
…
Bozgunda fetih düşü görüp, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmamak için, sınandığımız şu soruların cevabını sağlam bir metot/usulle, aklı selimin vermesi gerekiyor:
…
Şii İran tehdidinin(!) ortadan kalkmasıyla oluşacak boşlukta;
Sünni/Müslüman dünyanın vahdeti mi gerçekleşecek?
Türkiye’nin liderliğinde/doktrinasyonunda turan birliği mi kurulacak?
Türkiye’nin veya diğer Müslüman devletlerin İsrail, Amerika karşısında eli mi güçlenecek?
Gazze’deki soykırım son mu bulacak?
Afganistan, Irak, Suriye, Lübnan gibi ülkelerde ve bölgede istikrar mı hâkim olacak?
Siyonist İsrail yayılmacılığı kendi emniyetini mi tahkim edecek?
Çin ve Rusya’ya kadar uzanan büyük bir Amerikan koridoru mu oluşturulacak?
Küresel Epstein çetesi, fırsatçılık yapıp bu kaos içerisinde cürümlerini gizlemiş mi olacak?
Vahdet hayali içerisinde; Türkün, Farsın, Arabın, Kürdün… Şii’nin ve Sünni’nin oluk oluk kanları mı akacak?
…
Ne olacaksa olacak!
…
Biz küçük insanların, bu kurulu düzen içerisinde oluşturulmuş sorulara vereceği cevaplar, belki de hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Fakat… Kötülüğün, bütün boyutlarıyla tecessüm ettiği oyunun baş aktörleri Amerika ve İsrail’in doğrudan veya dolaylı olarak yanında olmak, insanlık sınavından geçip geçmeyeceğimizi belirleyecek.
#altay-cem-meric #iran #gurhan-korkmaz #mezhepcilik #siyaset-analizi #saman-adam-safsatasi #siyonizm