Kapıların Ardında Kalan Osmanlı Terbiyesi
Biz çocukken anlayamazdık babamı…
Hatta bazen kızardık.
“Baba bu kadar kapıyı neden yaptın?” derdik.
Bize göre gereksizdi. Ev küçüktü zaten. Bir odadan diğerine geçmek için ayrı kapı, ayrı geçiş… Çocuk aklıyla bakınca fazlalık gibi görünüyordu.
Ama insan bazı şeyleri yaş aldıkça anlıyor.
Bazı kapıların tahtadan değil, edepten yapıldığını sonradan fark ediyor.
Babam öyle bir insandı işte…
Sessizdi. Sakin bir Anadolu adamıydı. Çok konuşmazdı ama davranışlarıyla insanlığa ders verirdi. Kimsenin namusuna yanlış gözle bakmaz, başkasının hanesini kendi hanesi gibi görürdü. Evimize gelen misafirin huzurunu kendi rahatından önde tutardı.
Özellikle kadın misafir olduğunda annem rahatsız olmasın, misafir mahcup hissetmesin diye kendi odasına kimseyi görmeden, kimseyi rahatsız etmeden geçebileceği bir düzen kurmuştu. Girişteki o kapılar bu yüzden vardı. Meğer mesele mimari değilmiş… Mesele terbiyeymiş.
Şimdi dönüp o eski eve bakınca anlıyorum;
babam aslında bize duvar örmüyormuş, edep öğretiyormuş.
Çünkü onun dünyasında haya vardı.
İncelik vardı.
Ölçü vardı.
Şimdiki zamanın unuttuğu şeyler vardı onda. Bir kadına bakarken bile dikkat eden, konuşurken ses tonunu ayarlayan, misafirin oturduğu yere saygı duyan adamlardandı. Öyle herkese yanaşan, laubali biri değildi. Başkasının namusunu kendi namusu gibi görürdü. Belki de bu yüzden evin içine bile o terbiyeyi işlemişti.
Bugün düşünüyorum da…
Biz o kapıları gereksiz sanarken, babam aslında bir karakter inşa ediyormuş. Sessizce bize adamlık gösteriyormuş.
Tam bir eski zaman adamıydı.
Şimdiki tabirle anlatılmaz belki ama bizim dilimizde bunun adı belliydi:
Osmanlı terbiyesi.
Gösterişsiz ama vakarlı…
Sert görünüşlü ama merhametli…
Kimseyi rahatsız etmeden yaşayan bir adam…
Şimdi o dar koridorda yürürken sadece eski bir ev görmüyorum.
Bir babanın hayâsını görüyorum.
Edebini görüyorum.
Ve kaybolmaya yüz tutmuş bir insanlığın izlerini görüyorum.
Canım Babam...
Sen meğer kapı değil, karakter bırakmışsın arkanda.
Saygı ve Rahmetle...
